'Yunan Baharı'nı kışa çevirmek için kolları sıvadılar

Önceki hükümetlerin günahı olan kemer sıkma siyasetini aynen sürdürecekse Tsipras'ın Syriza iktidarının ne anlamı kalır. Yunanistan seçmenininki milli irade değil mi? Saygı gösterilmeli.

Doğrusu arandılar.

Özgürlükçü Yunan solunun partisi Syriza’nın lideri Alexis Tsipras’ın “seçkinler” dediği Yunan yerleşik düzeni bir yandan, Avrupa’nın siyasi patronları ve uluslararası mali çevreler diğer yandan bu sonucu arandılar; Tsipras göz göre göre gümbür gümbür seçildi geldi.

Yunanistan seçmeni üç turun ardından cumhurbaşkanı seçilememesi üzerine 25 Ocak’ta yeni bir Meclis kurdu. Geleneksel Yunan partileri bu yeni Meclis’te kendilerine kıyıda köşede bir yer anca bulabildi.

Onların yerine Syriza’cı sosyalistlere bir şans verdiler. Ama sosyalistler de bu şansı, merkez sağ Yeni Demokrasi içinden kopan Bağımsız Yunanlar Partisi ile koalisyonla kullanabilecekler. Ortak noktaları 2013 krizi sonrası dayatılan kemer sıkma politikalarına karşı olmak.

Bir yerde bizdeki 2001 ekonomik krizi sonrasındaki seçimde Tayyip Erdoğan’ın AK Parti'sinin iktidara gelmesini andırıyor, ama yalnızca seçmenin ekonomik krizden sorumlu tuttuğu partileri cezalandırması bakımından andırıyor, o kadar.

Hem geleneksel Yunan siyaseti, hem Avrupa bu sonucu arandı, çünkü Yunan halkına dayatılan koşullar, 1919 Paris antlaşmasında Fransa’nın Almanya’ya dayattığı koşullar kadar sertti; verebileceklerinden fazlasını almak istiyordu. Nitekim bu kriz ortamında (tıpkı Paris antlaşması sonrasında Almanya’da Nazizmin doğuşunu andırır şekilde) ırkçı-milliyetçi Altın Şafak Partisi de yükseldi Yunanistan’da.

Ama demokrasiye adını veren Yunan uygarlığı oyunun hakkını da verdi, Nazi özentilerine geçit vermedi.

Eğri oturup doğru konuşalım. Kriz öncesi Yunanistan’daki ekonomik sistem artık sonuna gelmişti; sürdürülebilir durumda değildi. Üretim yoktu. Gelir sistemi büyük oranda kamu sektörüne dayanıyor, orda da insanlar neredeyse bir şey yapmama karşılığında şişirilmiş maaşlar alıyor, herkes de bunu seyrediyordu.

Ama bu tamamen halkın, seçmenin suçu değildi ki… Yıllar boyu Yunan siyasetçiler yeni iş alanları ortaya çıkaracak, ekonomik olarak yaşayabilir projeler üretip Avrupa Birliği’nden gelen mali desteği halkın ortak refahı için kullanacak yerde, aynı fonları halkı yardımla yaşar müptelalar haline getirmek için kullandılar. Kriz Yunanlıların o kötü alışkanlığın getirdiği hayalden kötü bir şekilde uyanmalarına yol açtı.

Şimdi Yunan halkının çoğunluğu bu gidişe dur demek isteyince, yıllar boyu bir Grek trajedisini parasını verdiği bir komedi gibi izleyen sermaye ve siyaset erbabı ayağa kalkıp, bu Yunan Baharını kışa çevirmek için kolları sıvadı.

IMF Başkanı Christine Lagarde’dan Alman Merkez Bankası Başkanı Jens Weidman’a (Malum, Yunanistan’ı euro krizinden “kurtarma” işi Alman hükümetinin omuzlarına kalmıştı), Alman Şansölyasi Angela Merkel’den İngiliz Başbakanı David Cameron’a kadar Avrupa sistemi Tsipras’a yüklenmeye başladı.

Amaçları Yunanistan’ın kredi borcunun ödenmesi amacıyla AB ve IMF’nin istediği mevcut kemer sıkma politikasının aynen uygulanmasını sağlamak.

İyi de Antonis Samaras’ı Başbakanlıktan eden, Alexis Tsipras’ı da onun yerine getiren zaten tam olarak da o kemer sıkma politikaları değil mi?

Mali lobi yeni hükümetin üzerine daha kurulmadan öyle gidiyor ki, Tsipras amacının bir önceki hükümetin sıktığı kemeri biraz gevşetmek, borç ödeme paketini yeniden pazarlığa açmak olduğunu söylediği halde, kamuoyunu onun anti-Avrupacı olduğu yolunda yönlendirmeye çalışıyorlar.

Tsipras kemer sıkma siyasetini aynen sürdürecek olsa hükümette bulunmasının ne anlamı kalacak?

Yunanistan seçmeni Batı Avrupa’dan oylarına saygı görmeyi hak etmiyor mu? Neticede her fırsatta demokrasinin beşiği olarak Yunan uygarlığını gösterenler onlar.

Syriza’nın Yunanistan’daki zaferinin Avrupa siyasetinde zincirleme tepkimeye yol açıp diğer ülkeleri de etkileyeceğini söylemek fazla ileri gitmek olur. Ancak Avrupa’daki çalışanların –ve istedikleri halde iş bulamayan çalışamayanların- siyasi liderlerin beceriksizliklerine ve mali piyasaların sosyal devlet kazanımları aleyhine işleyen aç gözlülüklerine karşı sabırlarının zayıfladığına dair açık bir işaret sayılmalı.

Şu da var: Ne AB ve IMF tarafından öngörülen kemer sıkma reçeteleri, ne de Yunanistan’ın euroyu para birimi olarak tutması değiştirilemez kurallar. Kaldı ki euro-bölgesinin bazı sorunlarının bazı ülkelerin sırtına kaldırabileceklerinden fazla yüklediği de bir gerçek.

Belki de bir ara pek tartışılan “kademeli Avrupa” modelini, euro-içi ve euro-dışı AB olarak yeniden konuşmaya başlamanın zamanıdır.

AB hâlâ tarihin en başarılı barış ve kalkınma projesidir ve eğer tek bütün üyelerin aynı para birimini (euro) kullanması için henüz vaktin erken olduğu anlaşılmışsa, o uğurda bu barış projesi zorlanmamalıdır.

Ve eğer durum bu olacak, mesela Yunanistan krizden çıkışı eurodan Drahmi’ye dönüşte bulacaksa bu belki de kademeli AB’ye vesile olursa, bakarsanız bu (Fransa ve Almanya’nın da onaylayabileceği şekilde) Türkiye’nin de o ikinci kademe içinde bir yer bulmasına yol açabilir.

Bir şekilde AB içinde yer bulabilecek bir Türkiye’de sadece sosyal haklar değil, demokrasi ve laikliğin sürdürülebilmesi de daha mümkün olacaktır.