Bilimsellik ve ekonomi politikaları

TÜBİTAK?ın ?Bilim ve Teknik Dergisi?inde ortaya çıkan olay, gelecekte yüz yüze geleceğimiz tehlikeler açısından büyük önem taşımaktadır.

TÜBİTAK’ın ‘Bilim ve Teknik Dergisi’inde ortaya çıkan olay, gelecekte yüz yüze geleceğimiz tehlikeler açısından büyük önem taşımaktadır.  Osmanlı İmparatorluğu’nun son 300 yılı boyunca dinsel yobazlıktan çok çekmiş olan halkımız, teknolojik gelişmenin ve yeni icatların sağlayabileceği refahtan yoksun bırakılmıştır. Konunun en çarpıcı örneği, baskı tekniği ile ilgilidir.  1440’ta Almanya’da icat edilen çağdaş basım tekniğinin ülkeye gelmesi, kara cahil yobazlar yüzünden 286 yıl gecikmiştir.  Cehalet ve bağnazlıkla yıllar süren boğuşmalardan sonra ülkemizdeki ilk basımevi, 1726’da kurulabilmiştir. Şeyhülislam fetvası (dinsel izni) ve din kitaplarının basımında kullanılmayacağı koşuluyla.  Bununla birlikte, Milattan sonraki 2009 yılında, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmaya çalışan Türkiye Cumhuriyeti’nde, dinci siyaset, bilim çevrelerinde benimsenmiş bir bilimsel çalışmayla ilgili makalenin, bilimselliğin simgesi olmuş bir kurumun yayın organında yayımını erteleyecek kadar güçlenmiştir. 
Yurtdışından da mali destek görerek, ülkemizdeki bilimsel çalışmaları yavaşlatmaya
ve hatta durdurmaya çalışan bu tür siyaset biçiminin yeniden ortaya çıkması, bu gelişmelerin olası hedefleri konusunda hepimizi uyarmış olmalıdır.    
Küresel ekonomik bunalımın ülkemize doğru yola çıkmış olduğunun belli olmaya başladığı son bir buçuk yılda, bunalımın olumsuz etkilerini hafifletecek çıkış yollarını araştıran bilimsel çalışma sonuçlarını, burada özetle sizlere sunmaya çalıştım; çalışıyorum.  Ama bu bilimsel çalışma sonuçları ve onların gerektirdiği önlemlerle ilgili öneriler, bir türlü, ekonomimizi yönetenlere ulaşamamıştır.  Bunalımın başlama işaretleri verdiği 2007’nin ilk aylarından başlayarak, ülkemizde konunun uzmanlarınca belirlenmiş ve bu köşede sizlere sunulmuş önerilerden bazıları şunlardır: 

* “Uluslararası finansal pazarlarda (ortaya çıkan) olumsuz gelişmelere karşı bizim finansal pazarımızın ve borçlu işletmelerimizin korunması...
için, Merkez Bankası ve ekonomimizi yönetenler, (cari) dış döviz açığını sıfıra indirmenin
yolunu bulabilmelidirler.”
(22 Ağustos 2007)

* “Yaklaşmakta olduğu, gün geçtikçe daha iyi görülmeye başlanan büyük fırtınanın, sadece küçük faiz ayarlamalarıyla atlatılması beklenmemelidir.  (Bunun için) Merkez Banka’mızın döviz varlıklarını hızla yükseltmesi, Maliye Bakanlığı’nın merkez ve yerel yönetim bütçeleri ve devlet işletmelerinin açıklarını azaltması...” gereklidir.
(14 Kasım 2007)

* “YTL’nin yüksek değerde tutulması, birçok başarılı özel kesim kuruluşlarının finansal sorunlar içine düşmelerine ve büyük güçlüklerle karşılaşmalarına... ve işlerine son vermelerine neden olmaktadır...(Bu durumda) bütçe açığı azaltılmalı, merkez bankası, faizleri indirmeli, ... döviz alımlarını artırmalı... geciktirilen elektrik ve doğalgaz zamları hemen yapılmalı” dır.
Küresel ekonomik bunalımın ortaya çıktığı bir buçuk yıl öncesinden beri birçok uzman, Uluslararası Para Fonu ile bir destek anlaşması yapılmasını, mevduat garantilerinin artırılmasını, bir kredi ve dış satım garanti fonunun kurulmasını, ücretler üzerindeki vergi ve sosyal güvenlik yükleri ile bazı mal ve hizmetler üzerindeki KDV ve ÖTV yüklerinin azaltılmasını, devletin alt yapı yatırımlarını artırmasını ve benzeri önlemleri önermişler, ama yetkililer, onları duymazdan gelmişlerdir. (‘Dördüncü Paket’ adı altında, bu hafta başında uygulanmaya başlanan önlemler, iyi yönde atılmış, ama çok gecikmiştir.)  
Pek çoğu, bilimsel çalışmalardan kaynaklanan bu önerilere karşı ekonomimizi yönetenlerdeki duyarsızlığın, iktidarın, yerel seçime odaklanmış ve liberal ekonominin kurallarına aşırı bağımlı olmasından, IMF’nin uygunsuz ısrarlarından, v.b. doğduğuna inanılmaktaydı. 
TÜBİTAK olayı, bu duyarsızlığın, başka nedenleri de olabileceğini kanıtlamıştır.