Bunalımın neresindeyiz?

Geçen yazıdaki (Radikal, 04.02.09) önemli yanlışım için sizden özür dilemeliyim. Geçen yazımın yanlış sözleri, şöyleydi...

Geçen yazıdaki (Radikal, 04.02.09) önemli yanlışım için sizden özür dilemeliyim. Geçen yazımın yanlış sözleri, şöyleydi: “... ödeme güçlüğüne düşmüş ve kurtarılmış 15 büyük bankasında pazar değerleri...toplam olarak, 1.7 trilyon dolardan, 500 milyar dolar azalarak, 1.2 trilyon dolara düşmüştür.” Doğrusu, şöyledir: “... ödeme güçlüğüne düşmüş ve kurtarılmış 15 büyük bankasında pazar değerleri... toplam olarak, 1.7 trilyon dolardan, 1.2 trilyon dolar azalarak, 500 milyar dolara düşmüştür.” Düzeltir; özür dilerim.
Dünya ülkelerinin tümünü etkisine almış bu bunalımın, öncekilerden daha büyük zararlar yaratacağı, her gün açıklanan yeni şirket zararları ve yeni milli gelir tahminleri ile ortaya çıkmaktadır. Şimdi artık dünyanın güvenilir tahmin yapan kuruluşlarından hiçbiri, 2009’da dünya milli gelirinin artacağını tahmin etmiyor; tahminler, dünya milli gelirinin yüzde 1-2 arasında azalacağı yönündedir. Dünya ülkelerinde bunalımdan çıkış amacıyla yapılan devlet yardımı programlarının şimdiden 8-10 trilyon dolara yükseldiğine bakılırsa, zararların çok yüksek tutarlara ulaşmış olmalıdır.
Doğal olarak, bunalım, her ülkeyi farklı biçimde sarsmaktadır. Geçmiş 10 yılda yüzde 10’un üzerindeki oranlarda büyümüş olan Çin ekonomisinin bile çok yavaşlayacağı ve yüzde 6 oranında ancak büyüyebileceği tahmin edilmektedir. 2009 yılında ülkemiz için öngörülen büyüme hızı düzeyinin, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve görevlilerimiz arasındaki en önemli tartışma konularından biri olduğu, haberlerden anlaşılmaktadır. Üçüncü beş yıllık programda öngörülmüş bulunan yüzde 4’lük büyüme oranı, IMF uzmanlarınca yüksek bulunmakta ve oranın yüzde 2’ye indirilmesi önerilmektedir. IMF ile yaşadığımız önceki deneyimlerimizi göz önüne alarak, IMF uzmanlarının, bunalım nedeniyle dünya ekonomisi küçülürken, yüksekçe bir büyüme oranını sağlıklı kaynaklardan fonlamanın zor olacağı görüşünde oldukları öne sürülebilecektir.
Aslında, daha düşük bir büyüme oranının öngörülmesi, çok da önemli değildir. Düşükçe bir büyüme oranı hedeflendikten sonra, daha yüksek bir büyüme hızı gerçekleştirilebilirse, sonuçların mutluluğu yaşanacaktır. Oysa ekonomiyi, öngörülen yüksekçe bir büyüme hızına zorlamanın, enflasyonu körükleyeceği bellidir.
Bunalım derinleşirken, IMF ile destek anlaşmasının, büyüme hızı düzeyi nedeniyle geciktirilmesinin bize zarar vereceği bellidir. Çünkü, 2009 programı finansman gereklerinin, IMF desteği olmadan karşılanması, çok zordur; IMF ile yola devam etmenin, daha kolay ve daha az maliyetli olacağı da bellidir. 
Bunalım derinleşirken, bunalımdan etkilenen devletler, güçlük içindeki özel işletmelere doğrudan para yardımları yapmak (sermaye katkısı, ya da çürük varlıkların satın alınması yollarından), para arzını ve bütçe harcamalarını artırmak, işgücünü artırıcı yatırımlara destek sağlamak, tüketicilerin satınalma olanaklarını artırmak için dolaylı vergilerde indirimler yapmak ve tüketiciye destek harcamalarını artırmak gibi yolardan iş hayatına canlılık getirmek amacıyla önlemler almaktadırlar. Ancak, derinleşmenin yolu henüz kesilememiştir. Ülkemizdeki üretim düşüklüğü, eylülden başlamış ve son çeyrekte hızlanmıştır. Zararların büyüklüğü, 2009’un üçüncü çeyreğinde ancak hesaplanabilecektir.
Büyük devlet yardımları, ekonomilerde devlet işletmelerinin ağırlığını artırmaktadır. Önümüzdeki yıllarda, devlet işletmelerinin, pazar ekonomisinin kuralları çerçevesinde, kârlı ve verimli olarak çalıştırılmalarının, ülkelerin ekonomik başarıları üzerindeki etkisi artacaktır. Bu nedenle devlet işletmelerinin eski dönemlerin verimsizlik nedenlerinden kurtarılmaları, çok önemlidir. Gelecekte, devlet işletmelerinin, ‘Kurumsal Yönetim İlkeleri’ çerçevesi içinde çalıştırılmaları için hazırlanmalıyız. Bu konuda, 1930’lardan beri, devlet işletmeleriyle ilgili deneyimlerimiz, ‘iyi’yi ‘kötü’den ayırmamıza yarayacak zenginliktedir. Pek çok alanda olduğu gibi, bu alanda da devletimiz, ‘en iyiyi’ bulduktan sonra kendi eliyle onu bozmuştur. Bu alanda 1930’ların ilke ve stratejilerine geri dönersek, dünyaya da örnek göstermiş olacağız. Bu konuyu tartışmaya başlamalıyız. 10.02.09