10 Ağustos Nasıl Okunmalı-4

Necati Özkan Cumhurbaşkanlığı seçim süreciyle ilgili analizlerine noktayı Recep Tayyip Erdoğan ile koyuyor: "Ortada gerçek bir savaş yoksa, büyük bir kahraman olabilmek de kolay değildir."
10 Ağustos Nasıl Okunmalı-4

"GECEKONDU BAŞKANLIK REJİMİNE DOĞRU"

“ 10 yıllık iktidar dönemimizde bizimle şu ya da bu şekilde paydaş olanlar, gelecek 10 yılda bizimle paydaş olmayacaklar. . . . geçtiğimiz 10 yıl içinde . . . özgürlük, hukuk, adalet söylemi etrafında yaptıklarımıza paydaşlar vardı. . . . diyelim ki liberal kesimler, şu ya da bu şekilde bu süreçte bir şekilde paydaş oldular ancak . . . inşa dönemi onların arzu ettiği gibi olmayacak.”

AKP İstanbul il başkanı Aziz Babuşçu Nisan 2013’te bu lafları sarf ettiğinde ne Gezi olayları olmuştu ne de 17 ve 25 Aralık soruşturmalarının yapılabileceği düşünülebilirdi.

Babuşçu’nun sözünü ettiği “yeni inşa dönemi” aslında Türkiye’yi, Erdoğan’ın siyasi arzularına göre şekillendirmekten ibaret olan “Yeni Türkiye” projesiydi ama henüz kimse bunun farkında değildi. Ardından, kimsenin beklemediği ve öngörmediği Gezi olayları patlak verdi. Gezi’nin şoku atlatılamadan bu kez 17 ve 25 Aralık soruşturmaları cereyan etti.

30 MART VE 10 AĞUSTOS KAMPANYALARININ ARKA PLANI
AKP’nin devasa kaynaklara sahip olan propaganda makinası 10 yılı aşkın bir süredir zaten kutuplaştırıcı bir dil kullanmayı tercih ediyordu. Bu dil geçen yıl tam bir savaş diline çevrildi. Çünkü kendi kendine bir efsane yaratan, her şeye hazır ve muktedir olduğu algısını sürekli pompalayan AKP kampanya makinası, özünde demokratik ve sivil bir refleks olan Gezi Olaylarını anlayamadı. Gezi’deki özgürlük, çeşitlilik ve gözü karalıktan korktu. Anlayamadığı ve korktuğu için de ülkede “örtülü bir savaş hali” varmış algısı yaratmaya odaklandı.

17 ve 25 Aralık soruşturmaları ise AKP yönetimi ve propaganda makinası için bir başka öngörülemez ve hesaplanamaz şok durumuydu. Kimsenin tahmin edemeyeceği ölçek ve derinlikte bir yolsuzluk fotoğrafı belirince, AKP propaganda makinası için tek seçenek kalıyordu: Ortaya çıkan kirli fotoğrafı tartışmaya bile açtırmamak! Ve tüm cephelerde sonuna kadar savaşmak!

BİR MOTİVASYON ARACI OLARAK “KORKU”

Böylelikle “savaş” başlatıldı. Düşmanlar kimlerdi: “Eski Türkiye” olarak tanımlanan tüm demokratik çevreler; CHP, MHP, BDP... Rejimin tüm müesses kurumları; güçler ayrılığı prensibi, parlamenter demokratik sistem, yargı, emniyet... Gezi ve Gezi ile ilişkili olduğu düşünülen tüm çevreler... Gençler, iş dünyası, gazeteciler, medya kuruluşları... Yabancı ülkeler... İsrail, ABD, AB, Suriye, Irak, İran, Merkel, Esad, Sisi, Maliki... Dış basın; Amerikan TV ve gazeteleri, Alman basını... Somut varlıklarına dair hiçbir kanıt ortaya koymak zorunluluğu hissedilmeyen birtakım lobiler… Ve tabi ki yeni ve en tehlikeli düşman olarak “Paralel yapı” ile onun ülke içindeki ekonomik ve kültürel uzantıları...

Savaşın seçmene anlatılacak ana fikri şöyle tanımlandı: “İçerdeki ve dışardaki açık ve gizli bu düşmanlar, ülkemizin muazzam yükselişini durdurmak istiyorlar. Yeni Osmanlı hayalimizi yıkmak istiyorlar. Halkın iktidarını sivil darbe dahil çeşitli fitne ve yöntemlerle alaşağı etmek istiyorlar. Eğer bu düşmanlar başarılı olursa, senin için bir gelecek kalmaz!”


Peki ama her cephede girilen bu savaş nasıl kazanılacaktı? Tabii ki bir savaş kabinesiyle. (Efgan Ala - Bekir Bozdağ - Hakan Fidan gibi isimler bu amaçla olağanüstü yetkilendirildiler) Tabii ki savaş iletişimiyle. Ve tabii ki propaganda makinasının en asli elemanları olan medyanın yardımıyla. Artık liberaller ile iş tutma imkanı kalmadığından en militan, en savaşçı ve en fütursuz elemanlara medyada payeler dağıtıldı.

Bu bağlamda, Gezi’den sonra işten atılan, istifa ettirilen gazetecilerin kimler olduğu kadar hangi medya kuruluşlarının neden ve ne şekilde el değiştirdiği, hangi gazete ve TV’lerin başına kimlerin getirildiği çok önemlidir. Bu detaylar bir başka yazının konusu olabileceği için şimdilik sadece değiniyoruz.

ÖNEMLİ BİR “YENİDEN KONUMLAMA” BAŞARISI

Erdoğan için yıllarca itinayla inşa edilen “demokrat, özgürlükçü ve ilerlemeci dünya lideri” algısı, Gezi ve 17 Aralık sonrası bütünüyle çökmüştü. Otoriter, kutuplaştırıcı ve intikamcı bir siyasi figür algısı daha da belirgin bir hal almıştı. İşte bu ortamda Erdoğan’ın algısının restorasyonu için bir yeniden pozisyonlama yapıldı. Erdoğan’ın ortaya çıkan olumsuz algısı “Sağlam İrade” imajı ile yeniden paketlendi.
Ardından Erdoğan, kendisine ve ülkeye yönelik komplolara, darbe teşebbüslerine, iç ve dış güçlere karşı savaşan bir büyük kahraman olarak konumlandırıldı. Bu konumun ikna ediciliği için gereken kavramlar ve düşmanlar üretildi.

Mesele, bu kavramların ve yeniden konumlamanın satıp satmayacağıydı. Gerek 30 Mart Yerel Seçim kampanyasının ve gerekse 10 Ağustos Cumhurbaşkanlığı kampanyasının özü bu konumlamayı pazarlamaktan ibaret oldu.

Dünyadaki seçimler tarihini ve demokratik mücadelelerin arka planını bilenler farkındadır: Anormal durumlarda anormal toplumsal psikolojiler ortaya çıkar. Yarına ilişkin endişe, iç veya dış tehdit; neslin, soyun, ülkenin geleceğine ait korkular, seçmenler için “umuttan” bile daha güçlü motivasyon araçlarıdır.

SAVAŞ İLETİŞİMİ

Peki Türkiye’de savaş var mı? Ne zamandan beri bu ülke bir savaş alanı olarak görülüyor? Ne tür bir savaştan bahsediyoruz?
Çok şükür bir savaşın içinde değiliz. Ama ortada gerçek bir savaş yoksa, büyük bir kahraman olabilmek de kolay değildir. Bunun için savaş hali algısını yaratacak propagandayı üretmek zorundasınız.

AKP’nin ve Erdoğan’ın 30 Mart ve 10 Ağustos kampanyaları bu ana eksen doğrultusunda hazırlandı ve uygulandı. Dombra şarkısı, gizli ve karanlık bir elin indirdiği bayrağı halkın göndere yeniden çektiği “Bayrak” filmi ve son olarak “Fors” filmi, bu ana eksen doğrultusunda hazırlandı. Bununla birlikte, her iki seçimde de seçmenin umut duygularını harekete geçirecek projeler de kullanıldı. Ama önceki seçim kampanyalarıyla kıyaslandığında projelerde bir yenilik bulmak mümkün değildi.

10 AĞUSTOS’UN EN KAPSAMLI KAMPANYASI
Tüm anlattıklarımıza ilave olarak, Erdoğan’ın 10 Ağustos kampanyası rakipleriyle kıyaslandığında en etkili kampanyaydı. 12 yıldır kendisine hizmet eden Erol Olçok, bu seçimde de etkisini gösterdi. Kampanya, logosundan seçim bildirgesine kadar lansmandaki gücüyle devam etti. TV, basın, outdoor ve dijital mecralar Erdoğan kampanyası tarafından domine edildi. Rakiplere nazaran daha fazla miting yapıldı, zorlu Ramazan koşullarına rağmen seçmene iştahla dokunuldu.



Her ne kadar kampanyanın detaylarında profesyonel açısından eleştirilecek pek çok nokta olsa da, medya kullanımı o denli aşırıydı ki, bu tür problemler önemsiz kaldı. Örneğin “Yeni Türkiye” diye başlayan kampanyanın içinin dolu olmadığı, ana mesajın seçmene geçmediği, birbirine benzemez mesajların aynı haftalar içinde iç içe geçtiği vb. görüldü.

Ama Erdoğan ve ekibi, kendilerine yakın seçmen kitlelerinin korkularını ve umutlarını harekete geçirmeyi başararak mücadeleyi kazandılar. Erdoğan halk oyuyla seçilmiş 12. Cumhurbaşkanı oldu.


Bununla birlikte, 10 Ağustos’ta elde edilebilen % 51,7’lik seçmen desteği, Erdoğan ve ekibi için ancak buruk bir sevinç kaynağı oldu. Bu oy oranıyla Erdoğan çok istediği başkanlık rejimine geçmenin o kadar da kolay olmayabileceği mesajını aldı. Zaten ülkenin demokratik teamüllerinden kopuk, bütünüyle Erdoğan için dizayn edilmek istenen bu temelsiz modelin, halkın onay düzeyi açısından da ancak gecekondu tipi bir başkanlık rejimi olabileceği bir kez daha ortaya çıktı.

Erdoğan’ın kampanyasını siyasi iletişimci gözünden anlatan bu yazıyla, Cumhurbaşkanlığı seçim süreci ile ilgili analizlerimizi sonlandırmış oluyoruz. Yeni ve başka konulardaki yazılarda görüşebilmek dileğiyle.

Twitter: necatiozkan, Google + : necatiozkan