Barışa mahkumuz

Günümüzde toplumların gelişme düzeylerini, barışa mahkum olduklarını idrak etmekle etmemek arasındaki fark belirliyor.

Biz barışa mahkumuz! Kürt veya Türk, laik veya muhafazakar, solcu veya sağcı, Alevi veya Sünni… Barışa mahkumuz. Barışa mahkum oluşumuz duygusal, edebi bir ifade değil, apaçık, yalın ve soğuk bir gerçektir. Bu gerçeği görmek için Anadolu’nun bin yıllık tarihine ya da Ortadoğu’nun gebe olduğu kanlı belirsizliklere bakmaya gerek yok…

Sadece bir kağıt kalem alın ve eşinizin dostunuzun, akrabalarınızın isimlerini alt alta yazmaya başlayın. Sonra, bir “iç savaşta” bu listedeki herkesin kendi etnik kökeni ya da inancı dışındakileri öldürmeye yeminli birer savaşçı haline geldiğini düşünmeyi bir deneyin!..

Peki, kanlı bir iç savaşı değil ama herkesin yalnızca kendisiyle aynı etnik köken ve inanca sahip insanlarla sosyal ve ekonomik ilişkiler kurduğu bir “soğuk savaşı” düşünmeye var mısınız!

Çalıştığınız işyerinde, bindiğiniz otobüste, gittiğiniz berberde, aynı takımı tuttuğunuz taraftarlar arasında ya da örneğin nikah masasında neler yaşayabileceğinizi düşünmeye var mısınız! 

Bilmiyorum farkında mısınız ama, biz beyazlar ve zenciler gibi de değiliz. Dışarıdan bakınca kimin kim olduğunu kolayca anlayabilmemiz mümkün değil.   

Biz barışa mahkumuz ama bunun farkında değiliz. Günümüzde toplumların gelişme düzeylerini, barışa mahkum olduklarını idrak etmekle etmemek arasındaki fark belirliyor. Toplumu oluşturan bireylerin davranış biçimi, bir arada yaşama inancı ve uzlaşma bilinci belirliyor.

Bunu ilk olarak kavradığımda Türkiye bütün karanlığıyla 90’lı yılları yaşıyordu ve ben ODTÜ’de MBA programında öğrenciydim. İki yıllık programda unutamadığım çok sayıdaki derslerden biri de Alman asıllı Amerikalı bir öğretim üyesi olan Bob Schemel’in verdiği “Yönetim Becerileri” dersiydi. Schemel o günkü derste bir oyun oynayacağımızı söyleyerek, bizleri 4’er kişilik gruplara ayırdı. Toplam 6 ayrı grup oluşturduk, ardından hoca her bir grubu bir başka grupla eşleştirdi. 

10 aşamalı bir ticari oyundu söz konusu olan. Dört kişilik her bir grup, ayrı bir şirketin yönetimini temsil ediyordu. Amaç, temsil ettiğiniz şirketin bütün aşamalardan maksimum karla çıkmasını sağlamanızdı. Sizinle eşleşen grup ise o andaki rakibinizi temsil ediyordu.

10 aşamalı oyun üç bölümde oynanacaktı: Birinci bölüm 4 aşama, ikinci bölüm 4 aşama ve son bölüm 2 aşama… Her bir aşamada, sadece kendi pozisyonunuza ve kararlarınıza göre değil, rakibinizin vereceği kararlara bağlı olarak da puanınız değişiyordu. Karar alma sürecinde 4 kişilik kendi grubunuz içinde tartışacaktınız. Ama hangi kararı aldığınızı rakibinizden saklayacaktınız. Siz de karşınızdaki grubun kararını bilmeyecektiniz. Sözle, işaretle veya başka herhangi bir yolla rakip grupla iletişim kurmanız yasaktı.

Puanlama kuralları aşağıdaki tabloda görüldüğü gibi son derece netti: Rakibiniz ve siz aynı anda “Kırmızı” kararı verirseniz, her biriniz 3’er puan kazanacaktınız. Biriniz “Kırmızı” derken diğeriniz “Mavi” derse, “Kırmızı” diyen -10, “Mavi” diyen + 10 puan alacaktı. İki grup aynı anda “Mavi” kararı alırsa ikisi birden -5’er puan alacaktı.

 

 

4 aşamalık birinci bölümü tamamladığımızda Bob Schemel, kararlarımızı rakibimize göstermeden kaydettiğimiz kağıtları topladı ve herkesin durumunu açıkça tahtaya yazdı: Her grup kendini maksimum kar ettirecek, rakibini ise batıracak kararlar almıştı. Karşı taraf da benzer davrandığı için kazanan kalmamıştı!

Bob Schemel bu aşamada rakip grupla bir görüşme yapmamıza izin verdi. Böylelikle belki rakiple davranış şeklimiz konusunda tartışıp, karşılıklı zarardan kurtulabilecektik. Ama hoca oyunun ikinci bölümüne geçerken tüm grupların rakiplerini değiştirdi. Bu kez, her birimizin karşısında davranışlarını kestiremeyeceğimiz yeni bir grup vardı. Bu turda da rakiple iletişim kurmamız yasaktı. 4 aşamalık 2’nci bölüm bittiğinde hoca yeniden kağıtları topladı ve tahtaya puanlarımızı yazdı: Durumumuz daha da kötüleşmişti. Grupların puanları  - 100’lere yaklaşıyordu…

Üçüncü ve son bölümden önce hoca bir kez rakipleri değiştirdi. Son iki turda, vereceğiniz karara bağlı olarak kazanacağınız / kaybedeceğiniz puanlar ikiyle çarpılacaktı. Oyunu tamamladığımızda hiçbir grubun kazanmadığını gördük. Hepimiz batmıştık!

Bob Schemel oynadığımız oyunun literatürde Prisoner’s Dilemma (Mahkum İkilemi) olarak tanımlandığını, oyunun ruhunun karşınızdakine güvenmeyi gerektirdiğini, temel amacın katılımcılardaki kazan - kazan (uzlaşma) veya kaybet - kaybet (çatışma) şeklindeki davranış özelliklerini ortaya çıkarmak olduğunu anlattı ve noktayı koydu: “İşte Türkiye’nin kültürü bu… Bir kez daha beni yanıltmadınız!” dedi.

Hakarete uğradığımızı düşündüğümüzü, hocanın aleyhinde mırıldandığımızı ve hatta kendi aramızda Türkçe konuşarak Alman kökeni nedeniyle hocayı faşistlikle ve ırkçılıkla itham ettiğimizi hatırlıyorum…

Ama Bob Schemel hiç unutmayacağımız şekilde özetledi meramını: “Ben dünyanın hemen her kıtasında, nerdeyse her ırktan ve her dinden insanlara bu ders verdim, bu oyunu oynattım. Amerika, Kanada, Brezilya, Rusya, Almanya, Çin, Güney Afrika, Dubai ve nihayet Türkiye’de... Bütün dünyada, oyunun dört aşamasının bulunduğu ilk bölümünde herkes sizler gibi hareket eder. Bencilce davranır ve rakibini yok etmeye çalışır. Ama diğer milletler, oyunun ikinci bölümüne geçtiğimizde karşısındakini yok etmeye çalıştıkça kendisinin de batmakta olduğunu anlar… Ve rakibini yok etmek yerine herkesin kazanacağı oyun planını tercih eder. Hele son aşamaya gelindiğinde diğer milletlerden oyuncular “kaybet – kaybet” davranışını terk eder, “kazan – kazana” geçer. Türkiye’ye geldiğimde bu oyunu oynattığım ilk gruptaki sonucu gördüğümde çok şaşırmış ve o yaş grubunda bir problem olduğunu düşünmüştüm. Ama sonra gördüm ki, her yaş ve meslek grubundan Türkiye vatandaşları böyle davranıyor. Sizler birbirinize asla güvenmiyorsunuz. Bir birinizle uzlaşmaya yanaşmıyorsunuz. Birbirinizi batırıyorsunuz... Bu durum ne Müslümanlıkla ilgili, ne Ortadoğulu olmakla ilgili, ne de Asyalılıkla. Ben buna Türkiye’nin davranış kültürü diyorum. Bilin ki birbirinize güvenmeyi öğrenmeden, birbirinizle uzlaşmadan hepiniz kaybedersiniz!”

90’lı yıllarda ODTÜ’de bir yabancı hocadan duyduğum bu sözleri Güneydoğu’da yurttaşlarımızı ve güvenlik güçlerimizi kaybetmeye devam ettiğimiz şu kaotik günler için hatırlatmak istedim.

Bu ülkede yaşayan, kendi geleceğini ve neslinin devamını bu topraklarda görmeye devam eden herkes anlasın ki, bizler barışa mahkumuz. Bu gerçeği anlamamış olanların, unutturmak isteyenlerin, açgözlülük, ayrıştırıcılık ya da fırsatçılık yapmak isteyenlerin bizi gömmek istediği karanlığa değil; barışa mahkumuz.