Vicdanlar gözaltında, gerçekler tutuklu

Keşke Cumhuriyet gazetesi, Can Dündar'ın 28 yıl önceki tezinden bir yazı dizisi yapsa. Böylece, "demokrasinin beşiği" İngiltere ile "devlet sırlarının beşiği" Türkiye arasındaki fark bir kez daha yüzümüze çarpılsa.

Roma hukukundan kalma bir özdeyiş "aşırı tartışma halinde gerçek kaybolur" diyor ama son yıllarda adalet sistemimizde bu uyarının dikkate alındığını pek söyleyemeyiz. Özellikle de bir kaç bin sayfalara varan aşırı uzunluktaki iddianamelerle, açılan siyasi davalarda gerçeğin kaybolması ihtimali çok önemsenmiyor gibi görünüyor.

Öyle anlaşılıyor ki  iddianamelerin uzun tutulmasının altında, hukuki kaygılardan çok, kamuoyuna mesaj vermek niyeti yatıyor. Uzaktan bakınca, yüzlerce, binlerce sayfalık iddianameler, sanıkların suçlarının "say say bitmez" olduğu izlenimini veriyor olabilir. Ama iddianamelere yakından bakanlar bu kadar uzunluğun gerçeğe ulaşmayı mı, yoksa tam sersine gerçeği kaybetmeyi mi amaçladığından haklı olarak şüpheye düşüyorlar.

Cumhuriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Temsilcisi Erdem Gül de “473 sayfalık bir iddianameyle” cezalandırılmak isteniyor. Bir kaç haberden tam 473 sayfalık iddianame çıkarabilmek için çok büyük çaba harcanmış belli ki...

Ama yine de onca çabanın içinde bazı detaylar dikkatlerden kaçmış: Davanın savcısı iddianamenin 22 sayfasını akademik bir makaleden birebir kopyalamış ve kaynak gösterme gereği de duymamış. Makalenin yazarı, Galatasaray Üniversitesi Kamu Hukuku bölümü Araştırma Görevlisi Faruk Turinay haklı olarak itiraz ediyor: “Savcı benim yazdığım, birkaç ayıma mal olan makalemi usulsüzce alıyor. Makalemin bütünüyle yazılma amacına aykırı olarak iddianameyi uzun ve kalın göstermek amacıyla yapılmış sanırım..... Bir metin ne kadar net ve öz ise o kadar anlaşılır olur”.

(http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/471839/iddianamenin_22_sayfasi_akademik_makaleden.html# )

Savcının iddianameye kopyalayıp yapıştırdığı akademik makalenin konusu "Ceza hukukunda terör örgütü kavramı". Yani çok genel bir teması var çalışmanın. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde uzun yıllar yargıçlık yapmış Rıza Türmen'e "Ben bu kadar hukuk dışı iddianame görmedim" dedirten iddianameye imza atan Savcı eğer mutlaka bir bilimsel çalışmayı kopyalayıp yapıştırmak istiyorduysa davanın konusuna daha uygun olarak basın özgürlüğü ve devlet sırrı konusunu ele alan bir bilimsel çalışmayı tercih edebilirdi.

Savcı böyle spesifik bir çalışmayı Yüksek Öğretim Kurulu Başkanlığı’nın Ulusal Tez Merkezi’nde kolaylıkla bulabilir. Hatta bu merkezde yer alan 27313 no'lu tez tam da Savcının işine yarayacak bir çalışmadır. 1988 tarihli bu tezde yazar iki ayrı ülkede, batırılmaları birer skandal olan iki ayrı savaş gemisinden yola çıkarak "devlet sırrı" kavramını sorguluyor. Her iki ülkede de hükümetler yaşanan skandalları "devlet sırrı" gibi göstererek kamuoyundan gizlemeye çalışıyorlar. Daha sonra gerçekler açığa çıkıyor... Ama iki ülkenin medyası, yargısı ve siyaset kurumları çok farklı iki tavır sergiliyor. Tezde ele alınan bu iki ülke Türkiye ve İngiltere... İki gemi de Kocatepe ve Belgrano'dur...

Kocatepe malum; Kıbrıs çıkarması sırasında Türk jetlerinin yanlışlıkla vurduğu bizim kendi gemimiz. Belgrano ise; Falkland Savaşı sırasında İngiltere’nin batırdığı Arjantin gemisi. Bu durum önce İngiliz medyasında zafer olarak görülmüş, ne var ki çok geçmeden, bir bürokratın sızdırdığı belge sayesinde Belgrano gemisinin, İngiltere’nin savaş alanı ilan ettiği “yasak bölge”nin dışında vurulduğu çıkmıştı ortaya…

En iyisi, bu tezle ilgili olarak yazarının, sonradan yazdığı bir yazıya göz atmak:

"İşin ilginç yanı şu ki, Kocatepe'yi yanlışlıkla Türk jetlerinin vurduğunu bütün dünyayla birlikte Türk basını da öğrenmişti. Ancak o gün­lerde hiç kimse bu konuda bir tek satır yazmadı.

Türk kamuoyu, tarihimizin bu ilk deniz savaşında yanlışlıkla kendi gemimizi vurduğumuzu ne zaman öğrendi biliyor musunuz? Tam bir yıl sonra... Mehmet Ali Birand Milliyet'te Kıbrıs savaşının 1. yıldönümü için "30 Sıcak Gün"ü yazdığında...

Bu yayının bile nasıl korkularla yapıldığı bir yana, yayından sonra da hiçbir gazete bu konunun üzerine gitmemiş, Meclis'te yaprak kımıldamamış, kamuoyundan hiç ses çıkmamış, dönemin Başbakanı Ecevit, konunun askerlerin içişleri olduğunu söyleyip çekilmiş, Genelkurmay'ın kendi bünyesinde yaptığı (olayın üstünü örten) soruşturma ise ancak 13 yıl sonra basına sızmıştır.

"Eh savaş koşulları... hem de askeri işler...olur o kadar" mı diyorsunuz..?

Unutmayınız ki, benzeri savaş koşullarında (Falkland savaşı sırasında), çok da benzer ya­salarla yönetilen İngiltere'de, çok benzer bir gemi batırma olayı (Arjantin'in Belgrano ge­misinin batırılışı) bütün İngiltere'yi ayağa kal­dırmıştır. Başbakan İngiliz Parlamentosu'nda saatlerce sorgulanmış, basın aylarca konuyu didiklemiş, sivil toplum örgütleri yollara dö­külmüşlerdir.

Bu tür olaylarda bir ülkenin siyasal kültürü, çoğu zaman yasalarından daha belirleyicidir." http://www.candundar.com.tr/_v3/#!/K%C3%96%C5%9EE_YAZILARI/1995/Sahi_Kocatepeyi_kim_bat%C4%B1rm%C4%B1%C5%9Ft%C4%B1?/#Did=850

ODTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Anabilim Dalı'na sunulan ve kabul edilen bu tezin yazarı kimdi biliyor musunuz? Can Dündar. Tam da bir Can Dündar belgeseline konu olacak şekilde, yazdığı bu tezden 28 yıl sonra yine bir "devlet sırrı" meselesiyle uğraşıyor. Ancak bu kez yazar olarak değil, sanık ve tutuklu olarak.  

Bu arada, keşke Cumhuriyet gazetesi, Can Dündar'ın 28 yıl önceki tezinden bir yazı dizisi yapsa. Böylece, “demokrasinin beşiği” İngiltere ile “devlet sırlarının beşiği” Türkiye arasındaki fark bir kez daha yüzümüze çarpılsa.

Can Dündar ile, Artı 1 TV’deki kısa ve çalkantılı macerasının son günlerinde bir kez bir araya gelmiştik. Erdem Gül ile hayatım boyu hiç karşılaşmadım. Ama yazıp çizdiklerinden her ikisi hakkında da hüküm vermek için hakim olmaya gerek yok. Her ikisinin de mesleklerine sadık gazetecilerden olduklarına, basın özgürlüğü sınırları içerisinde görevlerini yaptıklarına hiç kuşku yok. Yaptıkları habercilikle ilgili her hangi bir demokratik ülkede ödüller alacaklarına da kuşku yok.

Buna rağmen tutuklanıp yargılanmalarına yol açan "büyük sorun"u birkaç ay öncesine kadar Başbakan Yardımcısı olan Bülent Arınç nihayet dile getirebildi: "Hakim ve savcıların adalet ve vicdandan başka bir takım korkularla hareket etmesi..."

Yargı mekanizmasının adalet ve vicdan dışında bir takım korkularla hareket ettiği bir ülkede artık her şey mümkündür: Vicdanlar gözaltına alınır, gerçekler tutuklanır!