Adnan Varınca'nın sulu boya kutusu

Belleksiz, sadece görünürdeki fanfara peşinde ilerleyen günümüz sanat ortamı için Varınca, yaşamı ve sanatıyla tamamıyla 'ters bir modeldi'.
Adnan Varınca'nın sulu boya kutusu

28 Mayıs günü kaybettiğimiz Adnan Varınca, Çağdaş Türk resminin en ayrıcalıklı kişiliklerinden biriydi. 1918 doğumlu olduğu düşünüldüğünde, uzun süren sanat yaşamı boyunca ‘sıra dışı’ bir gelişim çizgisi izleyerek üretip soyut-somut, klasik-güncel tartışmalarının ötesine geçebilen ender isimlerden biri olan Varınca, aslında ‘kavranamayan’ şanslı sanatçıların başında geliyordu. Belleksiz, sadece görünürdeki fanfara peşinde ilerleyen günümüz sanat ortamı için Varınca, yaşamı ve sanatıyla tamamıyla ‘ters bir modeldi’. Bir ressam düşünün ki, sanat yaşamı boyunca memur olmamayı, fazla konuşmamayı başarmış; biyografik, romantik hikâyelerin tamamını resimlerinin dışında bırakarak üretmişti. Varınca’nın resimleri sessiz, sakin, en ince detayına kadar kurgulanmış bir dünyanın ürünüydü. Bir balon gibi şişirildikten sonra patlayan sanat piyasasının yarattığı görsel kirliliğin Adnan Varınca’nın resimlerine bulaşmamasını bir şans olarak değerlendirmemiz gerekiyor.

Saint-Joseph Fransız Lisesi’ni bitirdikten sonra 1938 yılında İstanbul Akademisi’ne giren Adnan Varınca, çok şanslı bir kuşağının üyesiydi. Çünkü Selim Turan, Avni Arbaş, Ferruh Başağa, Tiraje Dikmen, Nejad Devrim, Fethi Karakaş, Mümtaz Yener gibi önemli sanatçıların çıktığı bu kuşağı, Fransız ressamı Léopold Lévy (1888-1966) yetiştirdi. Dolayısıyla bu öğrenci grubu, ne 1914 kuşağı ressamlarının eskimiş İzlenimcilik anlayışıyla, ne de ‘d Grubu’nun etkinliğini kaybetmiş Kübizm hastalığıyla uğraşmıştı. 1937-49 arasında Lévy Akademi’de verdiği eğitimle, Modern Türk Resmi’nin çehresini değiştiren bir özgünlük sürecinin temelini attı. Varınca bir dönem Bedri Rahmi Atölyesi’ne devam ettiyse de, Anadolu motiflerini kirletmekten öteye gidemeyen bu gruptan uzakta kendi resmini geliştirdi.

Unutmamak gerekiyor ki, Varınca, Frankofon bir aileden geliyordu. Başarısız geçen birkaç öğretmenlik denemesinden sonra 1957’de kendi olanaklarıyla Paris’e gitti. Burada çok zor yaşam ve üretim mücadelesi vererek 1973’e kadar yaşadı. Tam on altı yıl süren Paris macerasında, kişisel sergi açmayan Varınca, bin bir türlü işe girerek hayatını sürdürmesine rağmen, aralıksız olarak resim çalıştı. Günümüze dek fazlaca gün yüzüne çıkmayan Paris dönemi resimleri sanatçının o yıllardaki akım ve gruplaşmaların dışında kendine özgü bir yolda ilerlediğinin göstergesidir.

1950’lerde yaptığı İstanbul manzaraları bir tarafa bırakılırsa, sanatçı 1960’tan itibaren iç mekânlara, kendi yaşadığı alanlara yönelerek buradaki nesneleri konu olarak seçti. Bir kibrit kutusu, koltuk, masa, şişeler gibi sıradanın sıradını temaları kompozisyonlarına konu eden sanatçı, 1977’de Maçka Sanat Galerisi’nde açtığı sergiyle ‘olgunluk dönemine’ girdiğini gösteriyordu. Varınca, ‘nature-morte’ tarzında çalışarak, elmaları, limonları, karpuzları, patlıcanları resimlerine konu etmeye başladığı 1980’lerin başından itibaren nesnelerin arkasındaki sessizliği keşfetti. Kimi kez yoğunlaşan renk bloklarıyla konularına yoğunlaşan sanatçı, birbirinin içinde eriyen, perspektiften uzak alanlar yaratarak, ‘anlatım olgusunu’ aştı. Giderek yalınlaşan kompozisyonlarında, fırçanın ulaşabileceği son noktaya kadar ilerleyip ‘varla yok arasındaki alanları’ keşfeden Adnan Varınca, 1980-1990 arasında, sanatını zirveye çıkardı. Morandi’nin (1890-1964) son dönem resimlerinde olduğu gibi, konunun arkasında, duygu ve ruh dünyasına açılan pencereler yaratan sanatçı, hem peyzaj hem de portre türünde son derece önemli eserler verdi. Onun ayrıcalığı, kendi kuşağında, hadi daha açık söyleyelim, Türk Sanatı içinde pek az sanatçının girebildiği dar patika yollarında ilerlemesiydi. Hikâyeyi, anlatımcılığı, tasviri elinin tersiyle iterek renk ve formalar arasındaki katıksız diyaloğ üzerine yoğunlaşan sanatçı, 1990 sonlarına dek gerçekleştirdiği kompozisyonlarla, gören gözler için adeta ‘kurgu dersi’ vermiştir. Tuval resminin varabileceği en uç anlatım noktalarını zorlarken, sanatçının aynı temayı bazen on kez ele alması, cahil sanat ortamımız tarafından tekrar olarak algılanılmıştır. Oysa Varınca araştırmalarını en uç noktalara kadar ısrar ve inançla sürdürmüş, en yetkine varmak için kulaklarını tıkayıp çalışmıştı. Bu özverili üretim ne yazık ki hak ettiği karşılığı bulamadı.

Bu satırların yazarı yeni yetme, yeteneksiz biriyken, 1985 yılında Edpa Sanat Galerisi’nde açılan kişisel sergisinden sonra Varınca’yı Moda’daki atölyesinde ziyaret etmişti. Görevi sanatçıyla bir söyleşi yapmaktı. Küçük çalışma odasındaki şövalesi karşısında Varınca pırıl pırıl parlayan gözlerini gencin çantasından çıkardığı fotoğraf makinesine dikmiş ve ilk soruyu kendisi sormuştu: “Çektiklerinizi siz mi basıyor sunuz?” Böyle başlayan konuşma fotoğraf makineleri üzerine sürüp giderken soru defteri açılmış ama oradaki soruların hiç biri sorulamamıştı. Çünkü Varınca kendi fotoğrafçılığını, Paris yıllarını anlatmaya başlamıştı. Derken sanatçının ablası Bedia Kösemihal atölye odasına girdiğinde La Bruyère’den yaptığı ‘Karakterler’ kitabının çevirisini getirmişti. Bu, bir anlamda gitme zamanın geldiğinin de işaretiydi. Varınca, ayağa kalmış, atölye masasının üzerinde duran bir suluboya kutusunu göstererek, “Bakın bu kutunun çok resmini yaptım, altı yaşından beri kullanıyorum.” demişti. Yıllar, yıllar sonra, Varınca’nın taze sarmısak demeti konulu resminin bir kenarında bu suluboya kutusunu tekrar gördüğümde hiç şaşırmadım. Bu Varınca’nın yolladığı Sürrealist bir selamdı. Her yıl başı ihmal etmediği kartları gibi.
Hak ettiği retrospektif sergisi açılamayan, doğru dürüst bir kitabı bile olmayan Adnan Varınca, emeği, çalışmasıyla yalına (sublime) varmış, rengin sadece renk, formun sadece form olduğu sihirli dünyanın kapılarını aralayabilmiş eşsiz bir yaratıcıydı.