Davulu kilimle sarıp çalma sanatı!

Sanatçının asıl varoluş nedeni ismi değil, çalışması ve etik duruşudur. İstanbul sanat ortamında uzun süredir çalışmalara değil sadece isme ve medya tanınmışlığına bakılıyor.

'Görsel etkinlik’ kolayca tanımlaması mümkün olmayan bir kavram. Çünkü hangi yaratıcı alanda, hangi teknikle gerçekleştirilmiş olursa olsun, ‘görsel etkinlik’, sanatsal üretimin en önemli kavramlarından biri. Sıradan bir çalışma ile görsel etkinliğe sahip olan çalışma arasındaki farklılığı tartışabileceğimiz bir sanat ortamından yoksun olduğumuz için, aslında şansız bir döneme tanıklık ediyoruz. Görsel etkinliği olan, yeni, farklı tartışma açıp ezber bozacak nitelikte çalışmalar ne kişisel sergilerde ne de grup sergilerinde karşımıza çıkıyor. Gündemin sadece sanat piyasasının istediği türde ortalamalı, birbirinin aynısı olan işlerle oluşturulması elbette ‘dolaşımda olma’ mecburiyetinin gündeme getirdiği masum korkaklıkla açıklanabilecek bir durum.

İstanbul sanat piyasası hem sanatçıyı, hem izleyiciyi hem de bu konuyla ilgilenen profesyonelleri baskı altında tutan bir dayatmayla ‘dolaşımda olmayı’, ismin dönmesi, döndürülmesini bir mecburiyet gibi karşımıza çıkarıyor. Gün geçmiyor ki yastık kadar kabarık ama içi bomboş gazetelerin, yeni internet sitelerinin, dergilerinin yayına girdiği müjdesiyle karşılaşmayalım. Bu durum, yaşadığımız görsel kirliliğin ana kaynağı olan ‘vitrinde olma hissiyatıyla’ sanat ve sanatçıların nasıl sömürüldüğünün en belirgin özelliği. İsmin dönmesi, bir sanatçının varlığının algılanılması için tamamiyle sahtekârlık üzerine kurulu bu çarktan mı geçmek gerekiyor?

Vitrin mankeni sanatçı

Açık konuşmakta fayda var. Vitrinde olmak sanatla ilgilenen her bireyin rüyasını süsler. Ama sanatçının asıl varoluş nedeni; ismi değil çalışması, üretimi, etik duruşudur. İstanbul sanat ortamında çok uzun süreden beri çalışmalara değil sadece isme, okunabilir ıslak imzaya, hiçbir samimiyeti olmayan medya tanınmışlığına bakılıyor. Sanatçının vitrin mankeni gibi algılanılması, yılda dört kez mutlak gereklilik olan yaz, kış, sonbahar, ilkbahar modası gibi gerçekdışı algı sistemine bağlı ‘yeni isim’ yaratma mecburiyetine dönüştü.
Bırakalım sevimli taşra kentlerini, artık Anadolu kasabalarına kadar yayılan üniversitelerden mezun olan sanatçı adayları kitlesine ‘görsel etkinliğin’, sorgulayıcı metafor yaratmanın ne demek olduğunu anlatmak kolay değil. İlk sergisinden sonra kendisine atılan çelmelerin farkına varıp sanata küsen, mezuniyetinden birkaç yıl sonra başka işlerde çalışmak zorunda kalan genç kuşaklar, ne garip ki hakkında hiç konuşulmayan, ‘davulu kilime sarıp çalma sanatının’ kurbanları arasında yer alıyor.

‘Davulu kilime sarıp çalma sanatı’, neoliberal yapılanmanın güncel sanat etkinliklerini kıskacına alarak, samimiyetsizlikle, sahtekârlıkla genç yaratıcıları çıkmaz yollara sürüklediği sistemin atar damarıdır. Sonuçta tıkır tıkır çalışan etkinlikler sistemiyle, günde beş altı sergi açılışıyla ayakta tutulurken, sanatın hangi zor koşullarda üretildiği, genç sanat tarihçilerinin nasıl kabul edilemez şartlarda çalışmak zorunda kaldığı sürekli olarak halının altına süpürülen toz gibi varlığını sürdürmektedir. Sergi açılmış mı? Açılmış. Kokteyl fotoğrafları Alem’de çıkmış mı? Çıkmış. Satış olmuş mu? Olmuş. Ötesine aldıran, sanat çalışmasına tenezzül edip bakan bile yok.

Evrim Kavcar’ın tercihi
Lafı fazla uzatma eğiliminde değilim. Bu sistemli tuzak açma düzeninde genç sanatçı, sanat yazarı ne yapabilir? Birbirinden ilginç deneylere girerek farklı çalışmalar üreten Evrim Kavcar, geçen yıl Artuklu Üniversitesi’nde çalışmaya başladı. İstanbul’dan Mardin’e yerleşti. Kendisinin Daire Sanat’ta gördüğümüz son çalışması ‘Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi’ üzerineydi. Zorlu yaşam, üretim mücadelesi nedeniyle İstanbul’dan ayrılan Kavcar’ın yeni işlerini görme, kişisel bir sergisini izleme şansımız olacak mı? Sanatta mucizelere inanmak mümkün ama ben gerçeklerden hareket etmeyi tercih ederim. Evrim ‘Davulu kilime sarıp çalma sanatı’ sonucunda, tepki olarak değil, mutlak bir gereklilikler nedeniyle Mardin’e gitti. İnsanların uçabileceğine, salyangozların konuşabileceğine inan bu sıradışı sanatçı üretimini sürdürebilecek, çalışmalarını bizlerle paylaşmaya devam edebilecek mi? Bir çırpıda bu soruların yanıtını vermek kolay değil.