Dekoratif malzeme düşkünlüğü!

Türk sanat tarihinin hiçbir döneminde görülmediği kadar yoğun bir etkinlik bombardımanı altındayız. Bu yapay hareketlilik, temel sorunların üzerini örten kalın bir battaniye görevi görüyor.
Dekoratif malzeme düşkünlüğü!

Çağdaş sanatı diğer yüzyıllara ait yaratılardan ayıran en önemli özelliklerden biri de görsel düşüncenin ‘forma dönüşerek’ gücünü bunun üzerinden izleyicilere duyumsatmasıdır. Form duygusu derken, kökeni modern sanata dayanan, sanatçının her türlü referanslardan uzak, kendi imgesel gücüne dayanarak kurguladığı görsel olgulardan bahsediyorum. Ayrı bir dünya kurgulamak olan ‘form duygusu’ hem yaratıcısından hem de izleyicisinden özel bir çaba bekleyen, ancak bu tür özverili bir yaklaşım açısıyla duyumsanabilecek olan bir kavramdır.

Ülkemizde üretilen güncel sanat çalışmalarına baktığımızda, sergileri gezdiğimizde, koleksiyonlara baktığımızda karşılaştığımız manzara, ‘form olgusunun’ ya dekoratif bir ‘malzeme düşkünlüğüyle’ ya da sosyal, politik içeriklerin ‘belgeseleştirilmesiyle’ karıştırılması olarak karşımıza çıkıyor. Buna pek şaşırmamak gerekiyor, çünkü Türk sanat tarihinin hiçbir döneminde görülmediği kadar yoğun bir etkinlik bombardımanı altındayız. Bu yapay hareketlilik, hem temel sorunların üzerini örten kalın bir battaniye görevini, hem de Neo-liberal ekonominin dayattığı, eşitsiz, demokratik olamayan ‘sanat sevgisinin’ gündeme gelmesini sağlıyor. Bu dayatmacı, sadece etkinlik yapmaya odaklı hareketliliğin şişirdiği balon, sorgulanılması gerekenlerin üzerini kapattığı için çağdaş sanat açısından oldukça sorunlu bir süreci yaşıyoruz.

Sanatsal üretim üzerine tartışma neredeyse yapılmıyor. Sanatçıların haklarından bahsedilmesine rağmen onların sorumluluklarından ve etik olma gerekliliklerinden hiç bahsedilmemesi bir raslantı olabilir mi? Sanatçı sorumluluğunun ilk koşulunun yetkin, sosyal ve politik açıdan savunulabilecek iş üretmek olduğunu düşünüyorum. Sanatsal üretimin son on yıl içinde müzayedelerin arzuladığı ‘satılabilir, el değiştirebilir’ tarzda ilerlemesi, her kesimden önce sanatçıların bu oyunu kabullenmeleriyle karşımıza çıktığı için, bugün yüz yüze olduğumuz ‘görsel kirliliğin’ ana kaynağını oluşturuyor. Sanatçıların daha iyi yaşama, sağlık sigortası ve emeklilik hakları gibi konulardaki ısrarlarına rağmen, kendi sanatsal üretimlerini olgunlaştıramadan sadece ‘imzalarını’ satışa çıkarmaları kabul edilebilir bir durum mu?

Sanat piyasasının oluşturduğu baskı sistemi, ne pahasına olursa olsun üretimi arttırmayı hedeflediği için gündeme gelen asistan sistemi ülkemizde birbirinin benzeri olup bir tür röprodikiyondan öteye geçemeyen ama tamamı özgün imzalı panoların seri olarak üretilmesine olanak sağladı. Sanatsal üretimin artması, niteliğinin düşmesine neden olduğu gibi, sanat eserinin bir meta olarak algılanılmasını sağladı. Aslında görsel düşünce ile formlar arasındaki ilişkiyi irdelemeyi düşündüğüm bu yazıda konu ne kadar da farklı alanlara doğru koşmaya başladı.

Görsel düşüncenin forma dönüşmesinin örneği olabilecek son derece ilginç deneylere giren genç sanatçı Berkay Tuncay’ı tanıyor musunuz? İletişim ağları üzerinde geçen güncel hayatımıza dair bilinmedik imgeleri Yeni Medya Sanatı’nın tuzaklarına düşmeden yorumlayan Berkay, sanal ortamın dönüşümlere açık yapısından yola çıkarak birbirinden farklı işler üretiyor. ‘Olmayı Bekleyen Kazalarız’ isimli sergisini İzmir’de sanatçı Mehmet Dere’nin kurduğu 49A sergi mekânında açan Berkay, ne heykel, ne yerleştirme, ne de duvar çalışması olarak isimlendirilebilecek olan farklı teknikleri ‘yalın düşüncelerden’ yola çıkarak geliştirmeyi başarıyor. Belgesel, biyografik ve anlatımcı öğelerden sıyrılarak oluşturduğu formlarıyla farklı bir görsellik içinde olduğunu duyumsatan Berkay, belki de yeterince tanımadığımız 1980 doğumlu sanatçılar kuşağının en güçlü temsilcilerinden biri. Kaderin garip çilvesine bakın ki, İstanbul’da değil, İzmir’in çeperindeki küçük bir mahallede açılabiliyor bu sergi. Bunun bir raslantı olmadığını düşünüyorum, çünkü görsel düşüncenin formlara dönüştürülmüş yalın halini görmek için uzun yolculuklara çıkıp, beklenmedik çağrışımların kapılarını aralamak gerekiyor. Tıpkı önkoşulsuz hayranı olduğum Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘Avare İlhamlar’ isimli şiirinin aşağıdaki parçaları gibi: “Ayrılalım,/ Sen annen güneşe git, nur ol;/ Ben toprakta dağılacağım./ Bir akşamüstü/ Ormanı tek bir saz yapan/ En son dalda/ Son ışık ol,/ Gel, beni bul.”