Gecenin kulağından tut kaldır ama uyuma!

Türk koleksiyoncularının uluslararası sanatçılarla ilgilenmeye başlaması yerel piyasada şişirilen balonların patlamasıyla yakında ilgili.
Gecenin kulağından tut kaldır ama uyuma!

Azizlere özgü bir yanlızlık ve inançla üretimini sürdüren Melike Abasıyanık Kurtiç in son çalışmalarını ne zaman görebileceğiz?

Almanya’daki sanat ortamının Türkiye ve Türkiyeli sanatçılarla olan ilişkisi her zaman sorunlu olmuştu. Ancak son haftalarda arkası arkasına gelen politik haberlerin bir tür ‘devlet krizi’ yaşandığı algısı üzerine özellikle galerici arkadaşlarım “İstanbul’da neler oluyor” diye sormaya, hatta telefon etmeye başladılar. Sonunda nazımın geçtiğini bildiğim bir tanesine “Yahu” dedim, “Yıllardan beri Türk Sanatına gözlerini ve kulaklarını kapadığınız yetmiyormuş gibi şimdi bana neden bunu soruyorsunuz?” Kibarca, eveleyip geveleyerek, son zamanlarda Türk koleksiyoncularından çok fazla taleple tanınmış sanatçıların eserleriyle ilgilendiklerine dair istek geldiğini, İstanbul sanat piyasasında bu ihtiyacı yanıtlayacak birilerinin olup olmadığını merak ettiğini söyledi.
Neden Türk koleksiyoncuları uluslararası sanatçıların eserleriyle bu kadar hararetle ilgileniyorlardı? Türkiye’de ne olmuştu ki, sanatseverler yıldız sanatçıların çoğaltılmış edisyonlarıyla, baskı eserleriyle ilgileniyordu? Bu sorular üzerine düşünmeye başlamıştım ki, davetli olduğum bir sergi yemeğinde çaprazımda oturan Münih’li bir sanat tüccarı (art dealer) benim duymamı sağlayacak şekilde, “Tabii Türkler akıllı, Yunanlılar üç yıl önce Berlin’deki tüm aptal apartmanlara yatırım diye milyonları yatırdılar, Türkler ise kaliteli sanat eseri arıyorlar, inanılır gibi değil” diye konuşuyordu. Duymamazlıktan geldim. Zaten ne söyleyebilirdim ki? 

İstanbul sanat piyasasının çöküşe geçtiği hakkında konuşulanlar elbette bununla sınırlı değil. Türk koleksiyoncularının uluslararası sanatçılarla ilgilenmeye başlamaları öncelikli olarak yerel piyasada şişirilen balonların patlamasıyla yakında ilgili. Çok değil bundan beş yıl önce Türkiye, Ortadoğu sanatının en parlak yıldızı olarak anılıyor, Türk sanatı adına organize edilen etkinlikler, sergilerle, kitaplarla sahte bir ilgi pompalaması yapılıyordu. Ne oldu da yegâne alıcısı Türk koleksiyoneri olan çağdaş Türk sanatı tepe taklak denilebilecek bir düşüşe geçti?

Dünyanın her yerinde kendine özgü dinamiklerle çalışan sanat piyasası öncelikle sanatın üretim biçimi, modelini belirleyerek sahte bir gündem yaratmaya, sanatı sadece dekoratif bir obje gibi göstermeye çalışır. Sanatın sosyal, toplumsal, politik sorumluluklarından sıyrılarak sadece güzel gözüken nesne durumuna indirgenmesi sanat piyasasının temel dinamiğidir. Bu indirgemeye İstanbul’da olduğu gibi satış için dokuz takla atan sanatçılar, müzayede şirketlerinin galerilerinde sergi açan sergi yapımcıları ya da fuarlarda yan etkinlik yapan sanat tarihçileri de çanak tutarsa o zaman ortaya ‘etik’ hiçbir dayanağı kalmamış kirli bir ortam çıkar. Ülkemizdeki güncel sanat ortamı bu kirlilikle şekil alan ‘görünürlülük baskısıyla’ son on yıl içinde adeta bellek tutulması yaşadı. Piyasa çarkını çeviren güçler, kendilerine hiçbir itiraz gelmediğini, hatta sanat çevresinin tüm aktörlerinden yardım, destek aktığını gördüklerinde ‘sanatın bağımsızlığına’ daha da ağır biçimde saldırmaya devam ettiler. Sonuçta onların istediği oluyor, sanatın vitrininde sürekli olarak aynı listenin isimleri birer birer kendilerine verilen sıraya göre sahne alıyorlardı. Bu muhteşem kumpasın itici gücü olan yurtiçi ve yurtdışı sergi etkinlikleri de sanki sözleşmiş gibi belli isimleri destekliyordu. Tabii ki isteyenler bu sanatçıların çalışmalarını müzayedelerden alabilirlerdi. Galericilerin neredeyse tamamı müzayede, fuar organizasyonlarıyla birlikte çalıştığı için farkında olmadan kendi bindikleri dalı da kestiler. 

Demokratik sanat ortamı, sanat eserinin atölyedeki üretim sürecinden sonra bunun halka açık alanlarda sergilenilmesi, ilgilenenlerin üzerinde baskı hissetmeden çalışmaları izlemesiyle oluşabilir. Ülkemizdeki sistem, atölyeden müzayedeye, oradan da depoya, kasaya kaldırılan, paylaşımcılıktan uzak, sadece elitlerin hedonizmine zevkine hitap eden bir ‘saadet zincirini’ kurgulayarak, güncel sanatın gösterilmesini, tartışılmasını, paylaşılmasını da engelledi. Demokratik olmayan sanat etkinlikleriyle oluşan sahte gündem de sanatsal diyalog müzayede, fuar organizasyonlarıyla sınırlı kalınca, dünyanın hiçbir yerinde görülmeyecek bir tempoyla İstanbul piyasasında yerel sanat eserlerinin fiyatları pompalanmaya başlandı. Bu başdöndürücü hızın, 2014 yılında bıçak gibi kesilmesi, Türk koleksiyoncularının ‘acı tecrübelerle’ yanlış kararlar verdiklerini öğrenmeleriyle oldu. Bu geç uyanış kısa ve uzun vadede etkisini daha da arttıracak. Garip ama derin uykuya dalmadan İstanbul sanat piyasasında gecenin kulağından tutup kaldıranlar koleksiyonerler oldu. Yanlış bilgilendirildiklerini kavrayan bu kitlenin kişiselleşme sürecine girmeleri ne kadar zaman alır?Asıl soru bu.

Çünkü çağdaş sanatın üretim, yorumlama ve algılama pratikleri sadece ‘kişiselleşebilme’ üzerine kurulu. Herkesin sevgilisi olan, her koleksiyonda, her grup sergisinde, her kitapta, her etkinlikte varlığını gösterenlerin kısa bir süre sonra unutulacaklarına çok örnek var elimizde. Ama kendi köşesinde, kendi serüveniyle sarmal bir ilişkiye girmiş olan farklı sanatçılar varlıklarını sürdüler, sürdürecekler. Buna en iyi örneklerden biri de, azizlere özgü bir yanlızlık ve inançla üretimini sürdüren Melike Abasıyanık Kurtiç’tir. İnsan sormadan edemiyor, ne zaman görebileceğiz kendisinin son çalışmalarını?