Bilgibilimsel bir sorun

'Türk' nedir? Güncel kullanımda ve başvuru kaynaklarının çoğunda 'Türk' sözcüğünün tanımı ikilidir: 1) Türk kavmine...

‘Türk’ nedir?
Güncel kullanımda ve başvuru kaynaklarının çoğunda ‘Türk’ sözcüğünün tanımı ikilidir: 1) Türk kavmine (etnisitesine) mensup kimse; 2) Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı.
Türk sorunu, dil açısından, cumhuriyet boyunca devlet in bu iki tanımı her fırsatta tekleştirmesinin adıdır. Başka bir deyişle devlet, ‘Türk’ sözcüğünün dile getirdiği olgular ile, o olguların algılanma ve sunulma tarzını birbirinden ayırt etmemiş, demagojik bir süreci yeğlemiştir.  Bu sürece biraz yakından bakalım.
Yukarıdaki tanımlardan ilkinde, Türk dil ve lehçelerinden birini anadili olarak konuşan belirli kültürel-tarihsel topluluklar, yani olgusal bir gerçek esas alınıyor. Cumhuriyet öncesi Türkçesinde ‘Türk’ sözcüğünün anlamı bu birincisinden ibaretti; herhalde Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan tüm kavimlerin dillerinde de öyleydi.
O dönem ‘Türk’ sözcüğüyle ilgili olarak bugünkü Türkiye Türkçesinde gördüğümüz ikilik daha çok batı dillerinde vardı: Batılılar, buradaki devletten ve devlet yöneticilerinden söz ederken Osmanlı (Ottoman) diyorlardı ama, imparatorluğun tebaasından söz ederken ‘Osmanlı’ değil, ‘Türk’ diyorlardı. Avrupa tarihinde ‘Osmanlılar geliyor’ diye bir korku cümlesi yok, “Türkler geliyor” diye bir korku cümlesi var. ‘Osmanlılar geliyor’ sözü herhalde yalnızca sarayların kabul törenlerinde, elçilerin ve benzeri zevatın gelişi için kullanılmıştır. Korku öğesi olarak gelen “Türkler”in içinde ise herhalde çok çeşitli etnik kökenlerden insanlar vardı.
İkinci tanım ise, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranların projesidir: Birinci tanımdaki anlamıyla, yani etnik açıdan Türk olmayan yurttaşlara da Türk sayılma olanağını ‘bahşeden’ “Ne mutlu Türküm diyene” ilkesi. Doğal ya da tarihsel/olgusal bir gerçekliğe dayanmayan, bütünüyle siyasal/toplumsal bir proje.
Böyle bir projenin gerçekleşmesi ancak ikircimsiz bir siyasi irade, yüksek bir yurttaşlık ve demokrasi bilinciyle başarılabilirdi. Bunlar ise bugün bile ulaşılamamaış koşullar. Daha doğrusu, bugün yine toplum olmanın, demokrasi olmanın olmazsa olmaz koşulları bunlar, ama daha ilk elde, devrim koşullarının etkisiyle filizlenecekken, egemen gücün/iktidarın ağırlığı altında hızla ezildi.
Biz yurttaşlar şu “devlet politikaları”nın ‘iç yüz’ünü inanılmaz gecikmelerle öğreniyoruz. 1915’i, 1938’i, 1942’yi, 1955’i, 1964’ü ve belki şu an hâlâ bilmediğimiz daha başka tarihleri okulda öğrenenimiz var mıdır?
İlkokulda “Biz kimleriz” sorusuna “Altaylardan gelen erleriz” yanıtını veren şiirler okuduğumuzu hatırlıyorum. Altaylar’dan gelen erler!
Bu tanım ‘Türk’ sözcüğünün yalnızca birinci tanıma uyuyor. Daha doğrusu, o tanımın yalnızca erkeklerine. Oysa şiirin bağlamı, ‘biz’ derken tüm yurttaşları kapsar gibi sunulmaktadır. Diğer kavimler ve biz kadınlar dışlanmıştık okuldaki “biz”den. Dışlanmayı içselleştirerek hem de! Demagoji=halkı aldatan söylem.
Devlet adamları zaman zaman “bizim Ermeni (/Kürt/Roman vb.) vatandaşlarımızla hiçbir sorunumuz yoktur” gibi açıklamalar yapar. Oysa aynı devlet adamları “soydaşlarımız” dediklerinde yalnızca dış Türkleri, yani etnik Türkleri kastettiklerini herkes bilir. Bu konuda yıllardır tanık olduğum tek istisna, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün
bir seferinde Irak Kürtleri için, “onlar da bizim soydaşlarımızdır, bizim yurttaşlarımızın soydaşlarıdır” demesiydi.
Hakkını teslim etmiş olayım.
Ancak, tek istisna kaideyi bozmuyor. Hem bilgibilimsel, hem de birinci sınıf bir siyasal sorun olarak, yukarıda tanımladığım Türk sorunu devam ediyor. Kürt sorunuyla ikisi, aynı madalyonun iki yüzü.
Son bir not: Etnik olgu ırk olgusu değildir. ‘Irk’ kavramı biyolojik/anatomik özgünlük fikrine dayanırken, ‘etni/k’ kavramı dil ve kültür ortaklığına işaret eder , kültürel ve tarihsel bir olgudur.  Bunları dikkate almadan, “etnikçi, ırkçı” gibi sıfatları uluorta kullananlara duyurulur.

Söylem Sorunları
“Dünyanın her yerinde, yabancılar birbirleriyle sadece havalardan konuşur.”
Tom Waits bir şarkısında böyle dese de, onun “dünya” dediği, Anglosakson dünyası. Bizim buralarda sözgelimi, ‘üst sınıf’lardan ‘alt sınıf’lara, kentlerden köylere doğru gittiğimiz ölçüde, yabancılar birbirleriyle nereli olduklarını, evli ve çocuklu olup olmadıklarını, ne iş yaptıklarını... Konuşurlar.

Sinema Inception
“Başlangıç” diye çevrilmesi bence de iyi olmamış. Filmde “inception”dan kasıt, etkin bir fiil: Bir fikrin aşılanması. Dolayısıyla, adı ‘Aşılama’ olabilirdi.
Ana öykü Hollywood sinemasının favori izleklerinden birine dayanıyor: Yas çalışması.
Filmine göre, ya çevrenin ve belki yeni bir aşkın yardımıyla ‘hayat devam ediyor’un kabullenilmesi, ya da daha incelikli yönetmenlerin elinde, kaybın ve suçluluk duygusunun bilinç düzeyinde işlenmesi yoluyla o defterin kapatılması...
Başlangıç’ın ana öyküsü de bu şablon üzerinden, ama ruhbilimin diğer bazı temel kavramlarını da devreye sokmaya çalışarak, bir ailenin başına gelmiş uğursuzlukla uğraşıyor. Tıpkı bir önceki büyük seyirlik Avatar gibi, teknolojik gösterisi ve hızıyla etkileyerek. Ancak Başlangıç, Avatar’dan farklı olarak, ruhbilimi görselliğe doğrudan doğruya dahil etmeye çalışmak gibi bir yeniliğin peşinde. Sözgelimi yönetmen, ‘gerçek’ yaşamda var olan zaman-mekân sınırlarının rüyalarımızda ve bilinçdışımızda bulunmadığını gözümüzle görmemizi istiyor vb.
ABD’de müthiş rağbet görüyormuş film. Türkiye’de aynı sonucu elde edeceğini pek sanmıyorum. Sonuçta burası milletin ‘psi’ye yani ruh doktoruna akın ettiği bir toplum sayılmaz. Filmi ise, ruhbilimin abc’sinden haberdar olmadan izlemek zor.
Belki abc’sinden haberdar olunca da izlemek zordur: ‘Bilinçaltı’nı, aşağıya inince bulabileceğimiz, yalınkat bir katman gibi göstermenin bir kabalaştırma olup olmadığı gibi sorular tartışılmaya değer.

Duyuru
UNICEF İyi Niyet Elçisi Kübalı “La Colmenita”/Küçük Arı Kovanı Çocuk Tiyatrosu Kumpanyası,
Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin kabul edilişinin 20’nci yıldönümünde Türkiye’de (İstanbul, Eskişehir, Ankara).
Tarih: 16 ve 17 Ağustos  2010
Saat: 21.00
Yer: İstanbul Kadıköy Selamiçeşme Özgürlük Parkı
Tel: 0216 414 22 39
Düzenleyen: “José Marti”
Küba Dostluk Derneği ve Nâzım Hikmet Kültür Merkezi.
Program Eskişehir ve Ankara’da devam edecek , 23 Ağustos’ ta İstanbul’da Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde tamamlanacak.
Biletler: http://www.biletix.com/event.htm?id=LTNA4
http://www.biletix.com/event.htm?id=LTNA3
Eskişehir ve Ankara programı için:
http://www.kubadostluk.org
istanbul@kubadostluk.org
gulzerin@gmail.com

http://necmiyealpay.blogspot.com