Duygular defedilirken

Yeni yılınız kutlu olsun, bayramınız kutlu olsun, mutlu yıllar, en iyi dileklerle, hoşgeldiniz, güle güle, nasılsınız, selam söyleyin...

Yeni yılınız kutlu olsun, bayramınız kutlu olsun, mutlu yıllar, en iyi dileklerle, hoşgeldiniz, güle güle, nasılsınız, selam söyleyin...
Bunlar esas olarak birer klişe değil, düzsöz. Yani, kolay kolay vazgeçemeyiz onlardan. Zaten çoğu zaman tam yerinde kullanılan kalıpsözlerdir bunlar; fazla yinelenip klişeye (=beylik söz, basmakalıp söz) dönüşmeleri tehlikesi çok düşüktür. Kimseye durup duruken “mutlu yıllar” demeyiz.
*
Ergen yaştakiler, erkenden kurnazlaşan pratik zekâlılardan olmadıkları sürece kalıpsözlerden nefret ederler. Henüz kalıpsöz ile klişeyi birbirinden ayır(a)mazlar zaten. Sözgelimi, ‘selam söyle’ tenbihatı için anneme ne kadar kızdığımı hatırlıyorum. Her gün görüştüğü teyzelere bile selam gönderirdi o tarafa gidiyorsam.
Bir gün bu ritüeli açıklamak zorunda kaldı ve, evladım,
dedi, selamın önemi, gönderilmediğinde ortaya çıkar.
Gerçekten de, bu düzsözlerden vazgeçiyorsak, şu iki durumdan biri geçerli demektir: Ya annemin dediği gibi artık kastetmiyoruzdur gerçekten o sözü, ya da tam
tersine, o kişiyle aramızdaki ilişki (dostluk, arkadaşlık, yakınlık), böyle kalıpsözlerden iktisat edebileceğiniz kadar gelişkindir.
Elbette üçüncü bir seçenek de adınızın Tuğrul Eryılmaz olması ve hemen herkesin, selam sabah yerine azarlama sözleri ya da bir homurdanma kullanmanıza alışmasıdır.
*
Gelgelelim, gündelik kalıpsözler dahil her tür söz, kastedilmeden, yani içi boş olarak kullanıldığında birer klişeye dönüşebiliyor; ‘barış, demokrasi, vicdan’ gibi büyük kavramlar dahil. Özellikle de birinci sınıf birer demagoji aracı olabilme yetileri yüzünden.
*
Özgünlük taslayan, ama öyle olmayan sözler de birer klişedir. Kötü edebiyat olarak dünyaya gelmiş ve fazlaca yinelenmişlerdir. İyi sözün ve iyi edebiyatın bile
fazla yineleneni klişeye dönüşebilir. Bana en çok dokunan
klişeler, edebiyatçılardan kaynaklananlardır. Onların bu konudaki duyarsızlığı hem şaşırtıcı hem de yaralayıcı gelir bana. Sözgelimi, “kan gölü” sözü bir deyim değil, klişedir artık: Fazla kullanılmaktan yıpranmış ve çoktandır hiçbir anlam iletmez hâle gelmiştir. Bir seferinde, E adlı edebiyat dergisinin soruşturmasında “Irak yine kan gölü” sözüne rastlayınca, öfkeli bir yanıt yazmaktan kendimi alamamıştım. Bir edebiyatçının böyle bir kötülük yapmaya hakkı yoktur bence.
*
İşte dönemsel yayınlarda jargonlaşan, kitaplarla ilgili klişeler: okurla buluşmak, izini sürmek, farklı dünyaların kapılarını aralamak, öncelikle...
“[Filanca] Hanım, yeni bir romanla okurla buluştunuz. Öncelikle ben şunu merak ediyorum: ... “ vb.
*
Bir gazeteci klişesi: “kalbine yenik düştü”. Kötü edebiyattan türeyen klişelere tipik bir örnek de budur. “Ömer Lütfi Mete kalbine yenik düşerek aramızdan ayrıldı” diyordu haber. Fikirleri bir yana, kolay kolay yenik düşecek birine benzemiyordu rahmetli gazeteci. Neden böyle verilir bu olay? Kalbimiz bize karşı bir mücadele içinde midir? Hayatta kalanlar, kalbini yenilgiye uğratanlar mıdır?
Klişelerin hayatı kolaylaştıran bir yanı olmalı ki böylesine yaygın. Gazeteci, olayı anmak zorunda; duygusuz görünmek de istemiyor. Gelgelelim o duyguyla uğraşması fiilen olanaksız: Ne zaman yeter buna, ne de enerji. Dolayısıyla, birinin bir ara yaptığı kötü edebiyata o da sarılıyor, sözüne renk kattığını düşünüyor böylece. Klişeler, rüküş dilin aksesuvarları.
*
Bu konuda yazdığım ya da okuduğum hiçbir yazı, aldığım hiçbir not, birkaç gün önce
Orhan Koçak’ın bir yazısında rastladığım şu saptama kadar
iyi anlatmıyor meseleyi:
“Her şey kolayca klişeye karışmaktadır ve klişe de çoğu zaman duygunun daha yaşanmadan defedilmesini sağlıyordur” (“Dağlarca ve ‘Etkiler’ Sorunu” başlıklı yazısı, Kültür Bakanlığı’nın yayımladığı “Fazıl Hüsnü Dağlarca” kitabı, 2009, s. 72).
“Duygunun daha yaşanmadan defedilmesi”, evet. Elbette,
o duygularla birlikte sökün edecek düşünceleri de. Klişelerin işlevi
tam tamına bu.

Dönem sonu değerlendirmeleri
Yılın ilk günü yayımlanan Radikal Kitap’ta, 2000’li yılların ilk on yılı değerlendiriliyor. Hasan Bülent Kahraman, söz konusu dönem için, “büyük tarihsel-toplumsal  kanava Türk edebiyatına roman ve öykü olarak neredeyse hiç mi hiç yansımadı” diyor: “Bunlardan kopuk, ayakları havada, boşlukta yüzen bir edebiyat oluştu bu son on yılda.”
Biz buradaki “neredeyse” ile “hiç mi hiç”i bir arada düşünmeye çalışalım da, “boşlukta yüzmeyen” öykücü ve romancılardan hiç değilse Leylâ Erbil’i, Suzan Samancı’yı, Aslı Erdoğan’ı, Sema Kaygusuz’u, Müge İplikçi’yi, Hasan Ali Toptaş’ı, Fatih Özgüven’i...
o kadar kolay harcamayalım.

Ayıp
Abdülkadir Çevik, 30.12.2009 günü saat 22.00 civarı, TRT2’de konuşuyor; teröristlerin, çocuklara taş attırıp onların tutuklanmasına, dayak yemesine, hapse girmesine, kötü muamele görmesine neden olduklarını söylüyor.
Program sunucusu ya da diğer katılımcılar irkilmiyor bu sözden. Demek ki kolluk güçlerinin uyguladığı dayak ve kötü muamelenin sorumlusu, onlara göre de mağdur-
lardır. Demek ki yurttaşlara yasada olmayan cezaların uygulanabildiği gerçeğini bilince çıkaramıyor o programda hazır bulunanlar. Ceza yasasında öngörülmeyen cezaların, yani dayak ve kötü muamelenin, yani işkencenin, uygulamada yer bulabilmesi için bundan elverişli bir ortam düşünülebilir mi?
Dayak atmak, kötü muamele uygulamak, işkence yapmak, tacizde bulunmak, tecavüz etmek... Bunlar bizim toplumumuzda hâlâ, duruma göre az ya da çok meşru görülebilen uygulamalar. Hukuken yasaklanmış olmaları, çokları için tam bir ikiyüzlülük.