Haritanın dışlayıcılığı

Oylama sonuçlarını iki renkle gösteren o harita 12 Eylül 2010 akşamı...

Oylama sonuçlarını iki renkle gösteren o harita 12 Eylül 2010 akşamı televizyonlarda saatlerce sergilendi, haberler verilip yorumlar yapılırken hep ona bakıldı. Ertesi günün gazetelerinde de en çok o harita sergilendi, zihinlere çakıldı. Oysa tam bir aldatmaca vardı o haritada.
Sorumlusu kimdir, mesele dikkatsizlikten/ kolaycılıktan/ toptancılıktan mı ibarettir, bilemiyorum. Gerçek şu ki, o harita, çok az yorumcunun dikkat çektiği üzere, illeri mutlak evetçi ve mutlak hayırcı olarak ikiye ayırmıştı. Hayırların içindeki evetler, evetlerin içindeki hayırlar, ve en önemlisi, boykotun yer yer büyük çoğunluklara ulaştığını gösteren veriler dışlanmıştı o haritadan.
Evet biliyoruz, eğilim haritası diye bir şey yapılabilir, yapılıyor, yapılmalı da. Sonuçların yorumlanmasına yarayan birkaç haritalık ya da grafiklik bir veri grubu içinde elbette işe de yarar. Ama söz konusu iki renkli harita, bir eğilim haritası değil. Üç ana tavırdan üçünü de gösteren bir haritanın yokluğunda, iki renkli bir haritaya eğilim haritası diyemeyiz. Olsa olsa bir göz boyama aracı diyebiliriz.
***
Kürt olgusunun bu kadar dışlanması nedendir? Neden boykotun verilerinden bile kaçılıyor?
Bu sorunun bireysel ve kolektif korkularla bir ilgisi olduğunu sanıyorum. Devlet kazara Kürtlere cesaret verirsem bölünürüm diye korkuyor ve o ölçüde de korkutuyor. Onyıllardır içimize işlemiş korkulardır söz konusu olan. O korkular yüzünden bir çoğumuz Kürt sorununu düşünmekten kaçıyor. Bazılarımız ise, sözgelimi ben, korktuğum için durmadan düşünmeye çalışıyorum.
Ya yirmi altı yıldır süren bu çatışmalar bir türlü bitmezse, daha da yaygınlaşırsa diye korkuyorum.
Her gün kederden kahrolan şehit ailelerini görmeye ve “namırın” olanların ailelerini görmemeye devam edersek diye korkuyorum. Hepsinin nasıl da pekâlâ kaçınılabilecek bir trajediden kaçınmayı bir türlü beceremediğimiz için öldüklerini anladıkça asabımız daha çok bozuluyor, bundan korkuyorum.
Kentlerin varoşları zorunlu göçlerin işsizleriyle dolup taşarken, boşaltılmış köylerin azar azar uğursuz tapulara aktarılmasından korkuyorum.
Yerinden, bedeninden, gençliğinden edilenlerin hıncından korkuyorum. Bu hıncın ne olabileceğini bilmeyenlerden korkuyorum.
Hangi yaşta olursak olalım birbirimizin yüzüne bakamaz hale gelmemizden, ‘Bunlar bunlar olurken sen ne yapıyordun’ sorusuna ‘bilmiyordum’ ya da ‘elimden bir şey gelmiyordu’ ya da ‘korkuyordum’ yanıtını vermek zorunda kalmaktan korkuyorum.
***
12 Eylül günü 48 imzalı bir ortak çağrı yayımlandı. Metnin ve imzaların bütünü 13 Eylül günü t24 haber sitesinde yayımlandı. 14 Eylül Salı günü de Milliyet gazetesi çağrıyı kısaca haber yaptı.
Metin “Çözüm istiyoruz, hemen, şimdi” diye başlıyor. Tamamı şöyle:
“‘Düşük yoğunluklu savaş’ı PKK durdurdu, devlet durdurmuyor, operasyonlara devam ediyor.
  Öldürülen PKK’lılar şehirlerde kitlesel protestolara neden oluyor, devlet göstericilere ateş ediyor, bu ateşle yeni gençler ölüyor, 13 yaşındaki Vedat Turan’lar ölümcül yara alıyor. Tıpkı toplumun bütünü gibi.
  Hiçbir sorun olduğu gibi kalmaz, ya çözülür ya ağırlaşır. Kürt sorunu ve PKK sorunu da öyle, çözülmedikçe gitgide ağırlaşmakta, en ağır aşamaya yaklaşmaktadır.
  Bizler silah çözüm değildir derken yalnızca PKK’nın silahını kastetmiyoruz. İçinde bulunduğumuz durum öyle ki, silah ne PKK için çözümdür ne de devlet için. Artık hiçbir şiddet kullanılmamalı, operasyonlar durdurulmalı ve referandumun sonucu her ne olursa olsun, bütün kayıplarımızın onuru için, özgür ve uygar bir Türkiye’nin yolu açılmalıdır.”
 Çağrıda bulunanlar: Ahmet İnsel , Ahmet İsvan , Akif Kurtuluş , Ali Akay , Aydın Engin , Ayşe Buğra , Ayşe Demirbilek , Ayşe Erzan , Baskın Oran , Bülent Usta , Büşra Ersanlı , Cihan Aktaş , Çağatay Anadol , Doğan Tarkan , Enis Batur , Enver Ercan , Ergin Cinmen , Esra Mungan , Fuat Keyman , Gencay Gürsoy , Gülseren Yoleri , Hakan Tahmaz , Hidayet Şefkatli Tuksal , Hilâl Kaplan , İrem Aksu , Melek Taylan , Meltem Oral , Murat Çelikkan , Müge İplikçi , Müge Sökmen , Necmiye Alpay , Neşe Yaşın , Nükhet Sirman , Orhan Göztepe , Orhan Silier , Osman Kavala , Oya Baydar , Ömer Türkeş , Özden Dönmez , Roni Margulies , Semra Somersan , Şenol Karakaş , Ümit Kardaş , Volkan Akyıldırım , Yıldız Önen , Yıldız Ramazanoğlu , Yücel Sayman , Zeynep Gambetti .
Ve destek devam ediyor: Neşe Erdilek, Ayşegül Sönmez, Özkan Erdem...

Ayıp
Hem oylamada sandık başına gitmemeyi seçenlere de saygı duyduğunuzu söyleyeceksiniz, hem de o para cezasını uygulamaya devam edeceksiniz.
Tamam, özgürlüklerimiz için özveride bulunmak alnımıza yazılmıştır, ama şu 22,5 lira tam bir Deli Dumrul cezası değil mi? Yani, haraç?

Barış
19 Eylül Pazar günü saat 13’te Türkiye Barış Meclisi’nin  İstanbul Kadıköy’de mitingi  var. Barış Meclisi İstanbul Girişimi, “Özgür, eşit ve demokratik bir ülkede bir arada yaşamdan yana olan herkesi”,  “operasyonların durması ve müzakerelerin başlaması için omuz omuza olmaya “ çağırıyor.  Umarım artık bu mitinglerin kitle desteği Kürtleri aşan bir bileşime kavuşur ey “Yetmez ama evet”çiler! İstiklâl’e sığmadığı için Kadıköy’de oluyor bu mitingler!

Dil meseleleri
Yayımladıkları kitaplara dizin ekleyerek kullanışlılık düzeyini artıran yayınevlerinin sayısı arttı. Özellikle az çok başvuru kaynağı
niteliği taşıyan yayınlarda dizinlere ihtiyaç duyuyor insan. Ama  iki sorun var:
1)  Küçük harf meselesi
Bazı dizinlerde tüm öğeler büyük harfle başlatılıyor. Oysa sözlük ve ansiklopedi gibi dizinsel kaynaklarda madde başlarının özel ad olmadıkları sürece küçük harfle başlatılması gibi yerleşik bir uygulama var dır. Boşuna değil dir bu uygulama: Zihnimiz  bir listede büyük harf le başlatılmış bir sözcük gördüğü nde bunun özel ad olacağına hazırlanır. Özel ad değil de bir terim ya da kavramla karşılaşınca gereksiz yere tadımız kaçar.
2)  Kısa çizgi meselesi
Dizinlerde ilgili madde başlığının geçtiği yerler için sayfa numarası verilirken, ardıcıl olanlar dahil tüm numaraların tek tek verildiğine ve bu yüzden sayfa numarası yığılmalarının oluştuğuna rastlanabiliyor. Örnek:
Diyelim “Nietzsche” adını madde başı olarak dizine aldınız ve bir sürü sayfada geçiyor bu ad. Bunlardan hiç değ ilse ardıcıl olanlarını, sözgelimi “48, 49, 50, 51, 52, 53” biçiminde değil, kısa çizgi denen olanaktan yararlanarak “48-53” biçiminde göstermek gerekir.  Bu  kısa çizgili gösterim, 48. sayfa ile 53.
sayfa arasında yalnızca Nietzsche’nin konu edinildiği anlamına gelmez, o aralıktaki tüm sayfalarda ‘Nietzsche’ adının en az bir kez geçtiği anlamına gelir.