İktisadi bağımsızlık

Geçenlerde bir televizyon programında kendisiyle söyleşi yapılan Vatan Kitap editörü Buket Aşçı, günümüz eleştirmenlerinin bağımsız olmadığını söylüyordu.

Geçenlerde bir televizyon programında kendisiyle söyleşi yapılan Vatan Kitap editörü Buket Aşçı, günümüz eleştirmenlerinin bağımsız olmadığını söylüyordu.
Bağımsız eleştirmen örneği olarak, bir yayınevi kurup yönetmiş ve geçimini öyle sağlamış olan Fethi Naci’yi veriyordu. Başka bir deyişle, eleştirmenin iktisadi bağımsızlığından söz ediyordu Aşçı.
Fethi Naci elbette bağımsız bir eleştirmendi, her açıdan. Ancak, Buket Aşçı, olumlu ya da olumsuz, Fethi Naci’den başka ad anmadı ve böylece yaptığı örtülü bağımlılık
genellemesiyle, adı eleştirmene çıkmış herkesi töhmet altında bırakmış oldu. Hatırlıyorum, birkaç yıl önce de benzer bir şey yaşanmış, o zaman sözlü değil de yazılı olmak üzere Semih Gümüş ve Zeki Coşkun tarafından, yine ad verilmeden,
‘para karşılığı ‘eleştiri’ yazıldığı’ öne sürülmüştü, Buket Aşçı ile benzer imalarda bulunularak.
O zaman da değinmiştim bu konuya: bkz. “Çıkar suçlaması”,
8 Şubat 2004 tarihli Radikal İki. Orada söylediklerim konusunda ne Gümüş’ten bir açıklama gelmişti, ne de Coşkun’dan.
Oysa önemli konu bu ‘bağımsızlık’. Peki eleştirmenin iktisadi bağımsızlığı dendiğinde neyi anlamalıyız? Kimden ya da hangi kurumdan bağımsızlık?
Bence, konu edindiği yapıtların yazarlarından ve yayıncılarından bağımsız olmaktır eleştirmen için söz konusu olan. Eleştiri, hatta tanıtım ya da değerlendirme yazanların, kendilerini bağımsız sayabilmeleri için, telif ücretini -alacaklarsa- yazdıkları eleştiri, tanıtım ya da değerlendirme vb yazısını yayımlayan kurumdan almaları gerekir. Eğer konu edindikleri yapıtın yazarından ya da yayıncısından doğrudan ya da dolaylı bir ‘telif’ alırlarsa, bağımsızlıklarını yitirdiklerinin resmidir.
Bence bu konudaki etik ilke böyle anlaşılmalı. Şimdi Buket Aşçı’yı da önceki benzerleri gibi ortaya konuşmamaya, neyi ve kimi kastettiğini açıklamaya çağırıyorum. Töhmet iyi bir şey değil. ‘Suçlama’ anlamına geliyor; ‘vehm’den (Arapça)...
*
1960’lı yılların gerek bireysel gerekse toplumsal düzlemlerde kilit kavramlarından biriydi, ‘iktisadi bağımsızlık’. Matematik/mutlak bir anlamda değil, adalet ve özgürlük çerçevesinde düşünülmesi kaydıyla, çağın etiğini temsil eden kavramlardan biridir bence, tıpkı ‘eşitlik’ gibi.
İktisadi bağımsızlığı sömürü kavramından ayrı düşünmek zor. Sömürüyle ilişkili olmayan bağımlılık türleri mesele edilmemiştir. Yine de, sömürüyle ilişkili olmayan bağımlılık türlerinin de sömürü gizilgücü taşıdıkları kabul edilirse, bağımlılıkları azaltmanın her zaman ferahlatıcı olduğu söylenebilir. Hoca boşuna dememiştir, “parayı veren düdüğü çalar” diye; çalar, ya da bir gün bir biçimde çalmak isteyebilir.
Ruhbilim ‘bağımlı kişilik bozukluğu’ diye bir hastalıklı durumdan söz ediyor. Bu bağımlılığın belirtileri arasında, kendine güvensizlik, çaresizlik duygusu, kendini hak sahibi sayarak başkalarını kendi üzerinde egemenlik kurmaya itmek vb sayılıyor. İlginç olan, bağımlı kişiliklerin bu ilişki içinde iktisadi açıdan sömürülen konumunda olabildikleri gibi,
sömüren konumunda da olabilmeleri...
İşin iktisadi bağımlılık yönünü ölçüp biçmek her zaman daha kolay. Mal, para ve hizmet, kimden, hangi kurumdan ya da hangi ülkeden, kime, hangi kuruma ya da hangi ülkeye aktarılıyor? Bu aktarmaların oranı ve zaman/mekân içindeki seyri nasıl? Bunlara bakarak sömürüyü somut olarak görebiliriz.
Gerçi kişiler de, devletler de bu “sömürü” sözcüğünden hoşlanmazlar, bunun yerine bir yığın başka terim dolaşımdadır: Ödemeler dengesi, dış ticaret hadleri, ücret, fiyat, maliyet, bazen dayanışma vb vb. Gerçi bu terimler de işe yaramaz değildir, olup biteni çeşitli açılardan saptamayı kolaylaştırırlar,
ancak hepsi dolaylıdır. Ayrıca bir bölümünün iş çevreleri dışında pek öğrenilmemesine dikkat edilir.
Batı dillerinde sömürü kavramını anlatan sözcük her zaman saydam değildir: Exploitation. ‘Exploitation’ sözcüğü ile ‘sömürü’ sözcüğünün anlam alanları birbirine tam olarak denk gelmez. Maden yataklarının işletilmesi de ‘explotation’dır sözgelimi, ama Türkçede işin bu teknik yanına ‘sömürü’ demeyiz. Maden işletmek deriz. Madenlerin işletilmesinde sömürü olabilir de, olmayabilir de. Kurduğum şu son cümleyi batı dillerinde aynı rahatlıkla kuramayız, bazı açıklamalar eklemek gerekir. Gerçekten de ‘sömürü’, Türkçe’nin en iyi sözcüklerinden biridir. Hep bir tarafı gönendiren o berbat ilişki tarzını kusursuz bir biçimde dile getirir. Ve neyin sömürü olup neyin olmadığı düşünmek, insanı ahlak sahibi kılar...
Kavramın Arapçası olan ‘istismar’ı ise Türkçe’ye almışız ama, günümüzde anlamı daralmış, ‘kötüye kullanma’dan ibaret kalmış ve daha çok iktisadi olandan farklı ilişkiler için kullanılıyor; batı dillerindeki ‘abuse’un karşılığı olarak.
Bir de ‘duygu sömürüsü’ terimi var, demagojinin bir türü.
*
1960’larda iktisadi bağımsızlık kavramının ön plana çıkması, İkinci Dünya Savaşı sonrasında eski sömürge ya da yarı sömürge ülkelerin siyasi bağımsızlıklarını kazanmasıyla ve Marksizm’in artan saygınlığıyla ilgiliydi.
Elbette bir de, kadınların özgürleşme hareketleriyle: Çünkü kadınlar, iktisadi bağımsızlığın özgürlük babında oynadığı rolün bilincine varmaktaydılar. Yıllar ve yüzyıllar boyu zorla çalıştırıldıktan sonra, tam da bu ‘çalışma’ denen şeyi kendi lehlerine çevirebileceklerini fark etti kadınlar. ‘Çalışma’yı aşmaya başlamışlardı! Yıllar ve yüzyıllar boyu örtünmeye zorlanan kadınların da bu durumu kendi lehlerine çevirebileceklerini fark etmeleri gibi.
Son olarak erkeklerle ilgili bir sorgulama: Haberlerde görüntülerini izlediğimiz bütün o resmî törenlerde, BDP dışındaki siyasi partilerin toplantılarında ve basın açıklamalarında, iktidar zevatının etrafına el pençe divan dizilmiş ya da sokulmaya çalışanların görüntüsü kimde nasıl bir duygu uyandırıyor acaba? Bu kimseler arasında neredeyse hiç kadın göremeyişimiz, iktidar ve iktisadi bağımsızlık meseleleri konusunda kadınların önde olduğunu mu gösterir, arkalarda kaldığını mı?

Dil Meseleleri
Türkçe bir bağlaçlar cennetidir. Yalınını mı istersiniz, bileşiğini mi... Bir de yeni moda bağlaçlarımız vardır.
Bundan önceki son moda, ‘tabii ki de’ idi. ‘Tabii’ yetmemişti, buna
önce ‘ki’ bağlacı eklen di, son yıllarda da ‘de’ bağlacı.
Şimdi yeni moda: ‘illaki’. Bu bağlaç eskiden öznel bir ısrarı
ya da inadı anlatırdı. Bunlara ek olarak, ‘elbette’, ‘kesinlikle’ makamında da kullanılır oldu.