Komşuma dokunma!

Yine tüm yazıları soruların doldurduğu günlere girdik. Dört başı bayındır bir provokasyonla karşı karşıya...

Yine tüm yazıları soruların doldurduğu günlere girdik. Dört başı bayındır bir provokasyonla karşı karşıya olduğumuz kanısı yaygın. Sorular ise provokasyonun kaynağına ya da kaynaklarına ilişkin.
Açıkça söylenen ya da ima edilen kaynaklar arasında, PKK, MHP ve ergenekon türü bir derin devlet olasılığı var. Çatışmalar PKK’ya, saldırgan sivillerin el hareketleri ve sloganları MHP ve Ülkü Ocakları’na, zamanlama ise Ergenekon türü, yani taktik amaçlarla kargaşa yaratmak isteyebilecek türden bir derin devlet hareketi olasılığına işaret ediyor.
Dünkü Radikal’de yer alan haberlere göre BDP Eşbaşkanı Kışanak, Dörtyol olayları için, elinde silah olanlar bahane edilerek sivil yurttaşlara saldırıldığına dikkat çekiyor. Kışanak’ın sözleri, sivil saldırı olaylarında PKK’nın payı olmadığı anlamına geliyor.
Aynı habere göre, Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Galip Ensarioğlu ise “çok iyi tasarlanmış bir senaryo”dan söz ediyor ve “Senaryonun içinde PKK’nın da rolü var” diyor: “PKK’nın eylem biçimi de olan bitene hizmet ediyor”.
Bence içinde bulunduğumuz koşullar için en önemli sorular da bu noktada ortaya çıkıyor:
Kışanak mı haklı, yoksa devletin ve PKK’nın şimdiye kadar savaş mantığı temelinde yürüttüğü çatışma, şimdi iç savaş mantığına mı dönüştürülüyor? Öcalan “Çatışmaların şehirlere
yayılması tehlikesi”nden söz ederken tehdit mi ediyordu, yoksa “tehlike” sözcüğünü gerçek anlamıyla mı kullanıyordu?
Ben bu soruların net yanıtlarını bilmiyorum. Çoğu kez görüldüğü üzere, devletin de, PKK’nın da şahinlerinden ve güvercinlerinden söz edilebileceğini sanıyorum.
Her ikisinin de denetleyemedikleri halde kendilerini sahip çıkmak zorunda hissettikleri “derin” iç yapılanmaları olabilir. Benzer bir durum, MHP ve SA’lar, pardon Ülkü Ocakları için de geçerli. Bunlar geleneksel olarak paramiliter zihniyetli güçlerdir.
*
Olup bitenlerin Abdullah Öcalan’ın “Çatışmaların şehirlere yayılması tehlikesi” sözünü hatırlatması boşuna değil.
Bu tehlikeden pek çok kişi söz etti ama genellikle “tehlike” derken kastedilen gerçekten tehlike dediğimiz şeydi. Öcalan’ın sözleri ise gerçek anlamıyla bir “tehlike”den çok, tehdit olarak yorumlandı.
Geçenlerde Dicle Haber Ajansı yazılı olarak bir dizi soru yöneltmişti bana. Yanıtlarım
23 Temmuz günü dolaylı dille ve biraz fazla özetlenmiş olarak Günlük gazetesinde yayımlandı. Oradaki bir soru, Abdullah Öcalan’ın son çözüm önerilerini nasıl değerlendiriyorsunuz, biçimindeydi. Okumakta
olduğunuz yazı açısından önem taşıdığı için, soruya verdiğim yanıtın aslını alıntılıyorum:
Abdullah Öcalan, benim kişisel olarak yakınlık duymadığım bir mücadele biçiminin, yani silahlı mücadelenin insanı. Onun söylediklerine ve yazdıklarına benim “savaş mantığı” dediğim mantık egemen. “Çatışmaların şehirlere yayılması tehlikesi”nden söz ettiği zaman, herkes haklı olarak bunu bir terör tehdidi gibi algılıyor. Benim bu mantığa katılmama imkân yok.
Ancak, izleyebildiğim kadarıyla Öcalan’ın çözüm önerilerinin [barış isteyen demokrat kesimlerin] talepleriyle ortaklaşan yanları da var ve bu bence iyi bir şey. Önerdiği yordamların ve önlemlerin bazıları barış için kafa yoranların yıllardır dile getirdiği fikirler. Sözgelimi, hakikatleri araştırma komisyonu gibi uygulamalar, çatışmalı dönemlerden geçmiş diğer ülkelerin deneyimlerinden öğrenip yıllardır dile getirdiğimiz yordamlardır.
Bu coğrafyanın tarihinde de “âkil adamlar” ve “ihtiyarlar heyeti” gibi gelenekler vardır. “Âkil” demek, aklına güvenilir demek. “İhtiyar” sözcüğü de bu bağlamda ‘yaşlı’ anlamına değil, ‘hayrı, iyiliği çok olan kimse’ anlamına gelir...
*
Şu an bu yanıt göze hayli naif görünebilir. Oysa dün öğle saatlerinde televizyonların canlı yayınlarında izlediğimiz, Hatay Dörtyol’da söz alıp konuşan ve sivil Kürt komşuları için “onlar bizim canımız, ciğerimiz, komşumuz, akrabamız; onların kılına halel gelmesi bize de halel gelmesidir” anlamında sözler söyleyen
yurttaş mükemmel bir “âkil adam”dı ve barış bilincine verilebilecek yüksek bir bilinç örneğiydi.
Prof. Çiğdem Kâğıtçıbaşı da İnegöl olayları dolayısıyla konuşurken benzer şeyler
söylüyor, ancak yanı sıra BDP’lileri “PKK’yı reddetmedikleri” için eleştiriyordu (NTV, 27 Temmuz Salı, öğlen haberleri).
Elbette canlı yayında kısa bir yorumda bulunuyorsanız, bu tür değerlendirmeleri yeterince geliştirme fırsatınız olmuyor. “PKK’yı reddetmek “ sözü, belki bir fikir veriyor ama, pek net bir fikir değil aslında bu. PKK olgusu, başlayalı beri bin bir biçimde reddedilegeldi. “Terörist” sıfatı başta olmak üzere bin bir çeşit
sıfat ve nefret sözleri, bu ret biçimlerinin başında geliyor.
Reddin bu biçimi kesintisiz 25 küsur yıl sürdü. Bir devlet politikasıydı ve suretihaktan görünmek isteyen herkes
tarafından tepe tepe kullanıldı. Sonuçta parlamaya hazır bir kuru saman yığınına eşdeğer hınç birikimleri yarattı bu söylem.
Hınç birikiminde bu söylemin yanı sıra, devletin gelinen her kritik noktada savaş mantığını sürdürmesi, bir türlü gerçek bir barış politikasına geçmeyişi, Kürt varlığıyla ilgili olarak bütünsel bir bilinç yükseltme çabasına girişmemesi de rol oynadı.
Kürt sorunuyla ilgili savaş mantığı, her tür provokasyona açık bir yol. Ben bu yolu değil de barışçıl, silahsız mücadele yolunu seçtiği için BDP’lilerin de esas olarak PKK’yı reddeden bir çerçevede yer aldıklarını düşünüyorum. BDP’nin mücadelesi, nesnel olarak, savaş mantığına değil, demokratik mantığa, barış mantığına uygundur.
PKK’ya “terörist” demek, PKK’yı reddetmenin tek yolu ya da barışın ön şartı gibi sunuluyor. Oysa bu sıfatın
PKK’ya tam olarak uymadığını herhalde en iyi bilenler, sivil ve asker devlet mensuplarıdır. Ancak, tıpkı diğer devletler gibi Türkiye Cumhuriyeti de bu sıfatı duruma göre kullanılan bir mücadele aracına dönüştürmüş durumda.
Çok yazıldı: Hangi devletin ne zaman, kime ve hangi örgüte ‘terörist’ diyeceği belli olmuyor. Devletleri bir yana bırakacak olursak dünya kamuoyunca oybirliğiyle ‘terörist’ sayılanlar ancak Baader-Meinhoff gibi yalnızca terör yöntemine başvuran ve halk desteği olmayan örgütlerdir. PKK ise, ‘gerilla’ terimi için verilen tanıma uyan ve zaman zaman da terör eylemlerine karışan bir örgüt. Bu niteliğiyle, daha çok FKÖ’ye ve IRA’ya benziyor. AB’nin, ABD’nin ve daha başka devletlerin bu örgütlere “terörist” demesi eminim yığınla pazarlık sonucu elde edilmiş birer sonuçtur. Devlet dışı varlıklar olarak bizlerin PKK’yı reddetmenin başka yollarını bulmamız gerekiyor.
*
Yazıyı bitirirken, İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın canlı yayındaki açıklamasını izliyorum. İnegöl’deki olayların herhangi bir hazırlıklı provokasyon olmadığını, spor amigolarının infialinden ibaret olduğunu söylüyor. Umarım söylediklerine kendisi de inanıyordur.
Bakan, hiç kimsenin devletin yerine geçerek suçluları cezalandırma ayrıcalığı olmadığını da söylüyor ayrıca. “12 Eylül öncesi”ni hatırlayacak yaşta olanlar, bu sözün, “devletin yerine geçerek suçluları cezalandırma ayrıcalığı” sözünün, hangi kesim için kullanıldığını gayet iyi bilir. Her provokasyon döneminin demirbaşıdır bu söz.
Bu kez cezalandırılmaya kalkılanlar ise, suçlular filan değil, düpedüz sivil Kürt yurttaşlar oldu. Kapısına çarpı işareti koymak yerine bayrak asmış asmamış mı diye bakan gruplar tarafından.
Öyle görünüyor ki önümüzdeki günlerin esası, “Komşuma dokunma!” fikri olacak.

http://necmiyealpay.blogspot.com