Kürtlerin yalnızlığı

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, "Açılım" politikasının bir yıkım politikası olduğunu söylüyor.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “Açılım” politikasının bir yıkım politikası olduğunu söylüyor. Bundan kastı,
açılımın yürütülmesindeki beceriksizlik değil; fikrin bütünü yıkıcıdır Bahçeli’ye göre; Kürtlerin yüzüne seksen küsur yıl önce kapatılmış olan kapı ebediyen kapalı tutulmalıdır.
Bahçeli ve daha pek çok kişi bu kapı hâlâ kapalıymış gibi konuşuyor. Oysa Kürtler bu kapıyı hep zorladılar, hiçbir zaman tam olarak kapattırmadılar, asimilasyona direndiler ve sonuçta MHP’yi bile “bin yıllık kardeşlik”ten söz etmek zorunda bıraktılar. Bugün MHP ve benzerleri için tam bir çıkmaz söz konusu: “Kürt kardeşlerimiz” söylemi bir yanda, kapalı kapı arzusu diğer yanda. AKP ve CHP hiç değilse kapıyı açmak istermiş gibi yapıyor. Aslında kapama yönünde ittiriyorlar, o başka.
Bu konuda şimdiye kadar en açık sözlü davranan kamu kişisi, emekli General Armağan Kuloğlu oldu: Özerklik, bağımsızlık, demokratik cumhuriyet gibi seçenekler konusunda açıkça şöyle dedi Kuloğlu: “Bunlar konuşulmamalı” (12.8.2010 Perşembe, NTV). Konuşulması, böyle fikirlere “alışılması” sonucunu verebilirmiş.
Bunun anlamı, ‘şimdiye kadar Kürtleri yok saydığımız gibi şimdi de Kürt sorununu ve çözüm zorunluluğunu yok sayalım’ değil midir? Medyadan bile silelim, gerekirse bu sorunu yazıp çizen ve tartışanları da tıpkı zihnimize kazınan o fotoğrafta gördüğümüz, uzayıp giden bir sıra halinde dizilmiş, elleri kelepçeli bin küsur Kürt kamu kişisi gibi sıralara dizelim, kollarına kamp numarasını dövmeyle...
Şey, ne diyorduk?
*
Vırt zırt Kürt sorunundan söz edenlerin adı “Kürtçü”ye çıkıyor. Gelgelelim, silahlısı ve silahsızıyla sürüp giden bütün bir varolma mücadelesini, onun sonucunda ölüp ölüp dirilenleri, bundan da öte, diliyle, kültürüyle bütün bir toplumsal-tarihsel varlığı görmezden gelerek, matris dışı tutarak nasıl yaşanır, nasıl düşünülür, nasıl bilim, eğitim ve siyaset yapılır, anla mak zor. Belki çok da zor değil.

Kürt varlığı bir türlü kayda (örgün ve yaygın eğitim in tümüne, kültüre, yasalara) geçirilm iyor. Türkçe kültürde Kürtlük, “Kürtler ne istiyor” sorusuna indirgenmiş durumda. Bunun adı yalnızlaştırma, yani tecrit politikasıdır. Bana kalırsa, “demokratik özerklik” kavramıyla dile getirilen son hedefte, bu tecrit politikasının yarattığı derin güvensizliğin payı vardır. Kürtler bu kadar tecrit edilmeselerdi, coğrafi sınır a dayalı bir çözüme kolay kolay ihtiyaç duymayacaklardı ve sorun “demokratik cumhuriyet” kavramı çerçevesinde çö züm yoluna girebil ecekti. Ancak, bunun gerçekleşebilmesi için Kürtleri ve diğer kültürel varlıkları içeren kapsamlı bir bütünleşme program ına ihtiyaç var dır. Oysa şimdiye kadar devlet katında böyle bir programın, bırakınız kendisini, niyetini bile göremedik. Buna son anayasa değişikliği paketi de dahil.
*
Kürtler ‘halkoylaması’ meselesinde de yalnızlaştırılıyor. Özgürlükçü ve sosyalist sol kesimlerin de katkısıyla. Bu kesimler boykot konusunda ya hiçbir şey söylem eyip habire ‘evet/hayır’ tartışıyorlar, ya boykotun mantığını anlamamış gibi yapıyorlar, ya da açıklamalarının sonunda, Kürtlerle sınırlı kalması kaydıyla boykota bir selam çakm akla yetiniyorlar.
Bu son tavrın anlamı, düpedüz, Kürtler açısından bakınca başka bir perspektifi, batı bölgelerinden bakınca başka bir perspektifi geçerli saymaktır. Tipik bir örnek için, DSİP Genel Başkanı Doğan Tarkan’ın, “Neden yetmez, neden evet?” başlıklı yazısına bakılabilir (8.8.2010 tarihli Radikal İki ). Tarkan bu yazısında hem Kürt sorununun Türkiye toplumu için belirleyiciliğinden söz ediyor, hem de boykotu yalnızca “Kürt bölgelerinde doğru” buluyor.
Kürt sorununun çözümü yalnızca Kürtlerin işi olabilirmiş gibi.
Peki, “dil, din, cins, ırk, etnik köken, inanç, yaş, bedensel farklılık vd” ayrımcılık türlerinin tümünde, ama tümünde
kendimizi dolaysız muhatap saymadıkça yol alabilir miyiz?
*
‘Halkoylaması’ büyük ölçüde AKP’ye güven/sizlik oylamasına dönüş müş durumda. Boykot oylarını da, “hayır” oylarını da hiç kimse “biz Anayasa’nın şu halinden memnunuz” biçiminde yorumlayamaz, çünkü bu
konuda söz alan istisnasız herkes, yeniden yazılmış bir anayasa istediğini açıklamış durumda, AKP ve diğer evetçiler dahil. Ancak, mecliste grubu bulunan partilerden yine AKP dahil ve BDP hariç hiçbiri Kürtleri tecrit politikasından anayasal düzeyde vazgeçtiğinin net bir işaretini vermiş değil.
AKP, güvenoyu alamamış ya da yeterince alama mış bir hükümet durumuna düşme tehlikesi karşısında, “evet” için bütün gücüyle yükleniyor. Gelgelelim, kendisinin demokratlığına güvenilmesini sağlayabilecek taleplerin hiçbirini benimsemiyor. Bu partinin demokratikleşme dinamiğinin şimdiye kadar
ortaya çıkan kısmında, kendi bekasını garantiye alacak önlemleri aşan bir perspektif genişliği göremedik. Bunun en açık göstergelerinden biri baraj meselesidir.
AKP, seçim barajına sıkı sıkıya yapıştı. Hak etmediği oyların üstünde oturmayı reva görüyor. Ve Kürt sorunu dahil yeniden en gerilere düşmek pahasına, demokratikleşmenin önüne baraj çekiyor. CHP’nin son atakları belki de bu gerilemeyi nihayet fark edip öne atılmak istemesiyle ilgilidir. Ya da öne atılıyor taklidi yapıp yerinde sayan pandomimcileri oynamasıyla.

Dil Meseleleri
“Zengin çocuğu olduğu için hayatında hiç dayak yememiş, abuk sabuk konuşuyor.”
Bu cümle, Sabah gazetesinde yazan Engin Ardıç’ın 23 Ağustos tarihli yazısından.
Demek Ardıç’a göre, abuk sabuk konuşmanın çaresi dayaktır: Dayak yemediyseniz, abuk sabuk konuşursunuz. İbretlik gerçekten.
Ardıç’ın yalnızca ‘fikri’ değil, zikri de bütünüyle ibretlik. Kendisini ilk kez okudum. Ve herhalde son kez. Engin Ardıç, en ağırından bir maçoluğun ve maçoculuğun medyada rastladığım dördüncü belirtik örneği. Bu kimseler toplumda bir karşılık bulduklarını sanıyor olmalılar. Belki de her türden destek mesajını karşılık biliyorlar.

Duyuru
7. Konya Uluslararası Mistik Müzik Festivali‘nin programında, Türkiye’deki ilk  ‘vîna’ konseri ve ilk ‘gamelan’ gösterisi  dahil olmak üzere, İran, Endonezya, Tayvan, Hindistan,  Pakistan, Mali müzikleri, geleneksel Tuva
müziği ve Yunanistan’dan Ortodoks Kilise Müziği  ile Tropos Bizans Korosu  var. Festival, Konya Türk Tasavvuf Müziği Topluluğu’nun dinletisiyle sona erecek.
Tarih: 22-30 Eylül 2010
www.mistikmuzikfest.com