Pornografinin iptali

Perihan Mağden'in yeni romanı "Ali ile Ramazan" zihinde güçlü izler bırakıyor. İzlekler etkileyici en başta: Yetimlik, kimsesizlik, lağımları andıran bir yetimhane karanlığı ve cinselliğin üç ana hali: tecavüz, fuhuş, sevişme.

Perihan Mağden’in yeni romanı “Ali ile Ramazan” zihinde güçlü izler bırakıyor. İzlekler etkileyici en başta: Yetimlik, kimsesizlik, lağımları andıran bir yetimhane karanlığı ve cinselliğin üç ana hali: tecavüz, fuhuş, sevişme.
Yetimhane karanlığı, lağımlar gibi değil tam olarak; lağımların bir aldatmacası yoktur, masumdur aslında onlar; içlerinde ne olup bittiğini ve neden örtülmeleri gerektiğini herkes bilir ve onaylar; kimse lağımı başka bir şey gibi göstermeye çalışmaz. “Ali ile Ramazan”daki yetimhanenin pisliği ve mübtezel bir müdürün tecavüzcü ‘aşkı’ gibi yaşantılar ise, toplumların
dönem dönem verdiği örtülü ödeneklere dahil. Son zamanlarda Katolik kiliselerinde ortaya çıkan gibi.
Ramazan ile Ali’nin aşkı, yetimhanenin dibe vurmuş döneminden başlayarak hep batak yaşantıların ve elbette cinsiyetçi ideolojinin ta göbeğinde cereyan ediyor. Birbirlerine arada bir bunun “ibnelik” değil de aşk olduğunu söyleme gereğini duymalarının nedeni bu; roman kişilerinin o ideoloji karşısında kendi kendilerini sağlamlaştırma ihtiyacı duymasından doğan sözler bunlar. Eşcinsel aşkın tabu oluşu nedeniyle hissettikleri tedirginliği azaltmak, üstlerindeki baskıyı hafifletmek ihtiyacından doğan sözler. Yazarın okuru ikna etmeye yönelik dolaysız sözleri gibi okunmayı hak ettikleri söylenemez bu sözlerin.
Romanın içerdiği tuzaklardan biri de, üçüncü sayfa romanı gibi görülme, yani indirgenme ve sıradanlaştırılma tuzağı. Bence “Ali ile Ramazan”ın en güçlü yönü, başka türlü sunulsa rahatlıkla pornografik olabilecek , hatta bütün romanı pornografiye dönüştürebilecek bir yığın öğeyi aynı anda hem sunup hem de iptal etmek yönündeki girişimidir.
Büyük ölçüde başarılı bir girişim bu, çünkü okurun okuma deneyimini ne erotikleştiriyor, ne de pornografikleştiriyor: Böyle bir sonuç vermeye bu kadar elverişli, dilsel ve olgusal bu kadar çok veri varken, romanın bireysel ve toplumsal bu kadar başka yönlere işaret olabilmesi, gerçek bir başarı. Bir başarısızlık varsa, romanın aynı verilerde yer yer inandırıcılık zaafına düşmesinden ibaret. 

Dil Meseleleri
Geçen hafta, Orhan Veli’nin bir yazısında, “sorumluluk” anlamına gelen bir “sorum” sözcüğünün bulunduğuna ve bu sözcüğün artık kullanılmadığına işaret ederken, “sözcük türetiminde
‘-m’ yapım ekinin verimsizliğine örnektir” diye yazmıştım. Yazarken bilincime çıkmayan hatayı, Şahin Tekgündüz’ün eleştirisi gösterdi bana.
Tekgündüz haklı olarak şöyle yazıyor:
“Yargınızı belirtmek için kullandığınız tümcedeki ‘yapım’ sözcüğü de ‘-m’ yapım ekiyle oluşturulmuş değil mi? Ve halen dilimizde, aynı yöntemle türetilmiş ve yaygın olarak kullanılan pek çok sözcük yok mu? Örneğin ‘yazım’, ‘çözüm’, ‘doyum’, ‘deyim’, ‘kıyım’, ‘duyum’, ‘yayım’, ‘verim’, ‘çizim’, ‘giyim’, ‘bozum’, ‘söküm’, ‘dikim’, ‘bakım’, ‘bilim’ ve daha pek çokları gibi...”
Söz konusu ek için “verimsiz” sıfatı hiç uygun olmamış gerçekten de. Tekgündüz’ün listesine başka örnekler de eklenebilir: kullanım, öğretim, öğrenim, üretim, tüketim, seçim, denetim, yazılım, donanım...
Derdimi doğru dürüst anlatacağıma, düpedüz geçiştirmişim. Bu fırsatla açayım:
Benim ‘-m’ ve ‘-n’ yapım eklerine takılışımın nedeni, ‘imla’ anlamına gelen ‘yazım’ sözcüğü ile, ‘edebiyat’ anlamına gelen ‘yazın’ sözcüğüdür. Bu ikincisini sanıyorum hiç kullanmadım; anlam karışıklığını önlemek için sık sık kesme işareti kullanma gereği ortaya çıkıyor çünkü: “yazı’nın”, “yazın’ın” vb.
‘İmla’ anlamındaki ‘yazım’ sözcüğünü ise bir süre kullandım. Ancak, zamanla fark ettim ki bazı bağlamlar, bir ayraç açıp ‘imla’ diye açıklamamızı gerektiriyor, çünkü ‘yazım’ sözcüğünün o bağlamda ‘benim yazdığım yazı’ anlamına gelmesi tehlikesi var. Böyle örneklere rastlayınca, ‘yazım’ türetimini başarısız bulup ‘imla’ya devam ettim. O sıralar ‘yazım’da ısrar eden yalnızca Dil Derneği çevresiydi, daha sonra AKDTYKTDK çevresi de ‘imla’dan ‘yazım’a geçti.
‘Yazım’ sözcüğü zamanla ikinci bir anlam daha kazandı: ‘yazılış, yazılma’. Sözgelimi, “kitabın yazımı iki yıl sürdü” gibi kullanımlara rastlanıyor.
Bu deneyimlere bakınca, ‘-m’ yapım ekiyle türetilen sözcüklerde köklerin iki tür olduğu fark ediliyor:
1) Bazı kökler, ‘-m’ yapım eki ile birinci kişi iyelik ekinin karışmasına yol açabilecek nitelikte; ‘yazı-m’ ve ‘soru-m’ örneklerindeki gibi. 
2) Tekgündüz’ün verdiği diğer örneklerde ve benim eklediklerimde ‘-m’ yapım ekinden ileri gelen herhangi bir karışıklık tehlikesi yok: O örneklerdeki sözcüklerin kökleri, hayli istisnai bazı felsefi kullanımlar dışında, iyelik eki alabilen kökler değil.
Yalnızca ‘yayım’ sözcüğünün “benim yay’ım” anlamına gelme gizilgücü var, bu da karışıklık tehlikesinin bağlam nedeniyle düşük olduğu bir örnek. Tıpkı, ‘yapı-m’ ve ‘tasarı-m’ örneklerindeki gibi...
Sonuç şu ki, ‘-m’ eki için ille de ‘verimsiz’ sıfatını kullanacaksam, bu iyelik meselesini de söz konusu etmeliydim. En iyisi ise, bu karışıklık olasılığına dikkat çekmekle yetinmek olurdu.
Şahin Tekgündüz’e teşekkürlerimle. Eleştirenleri çok olsun.

Duyuru
Kitap Çevirmenleri Derneği’nin düzenlediği “Anadolu Dilleri Söyleşileri”nin sonuncusunda konu, Ermenice, Rumca, Ladino ve Türkçe.
Konuşmacılar: Pakrat Estukyan, Ari Çokona, Mahir Ünsal Eriş, Mehmet Ölmez. Moderatör:
Ayşe Özdemir.
Tarih: 17.4.2010
Saat: 14.00-18.00
Yer: DEPO / Tütün Deposu, Lüleci Hendek Caddesi, No.12, İstanbul.