Quo vadis?

CHP, Kürt sorunu için yeni bir rapor hazırlayacakmış. Konuyla ilgili olarak Haluk Koç açıklama yapıyor ve partisinin nasıl bir manevra içinde olduğu ortaya seriliyor (13 Temmuz Salı, NTV 17.00 haberleri).

CHP, Kürt sorunu için yeni bir rapor hazırlayacakmış.
Konuyla ilgili olarak Haluk Koç açıklama yapıyor ve partisinin nasıl bir manevra içinde olduğu ortaya seriliyor (13 Temmuz Salı, NTV 17.00 haberleri). Koç’un söylediği her şey, daha doğrusu döndürdüğü plak öyle gösteriyor ki CHP, yeni bir rapor hazırlama kararıyla, sorunun çözümü için ivedi öneriler geliştirmenin değil, bir önceki raporunu da geri almanın peşindedir.
AKP’ninkinden daha gerilerde bir yere konumlanmak istiyor CHP. Daha doğrusu,
zaten öyle konumlanmıştı ve bu nedenle de bölgeden silinmişti, şimdi bu konumunu raporuyla da kayda geçirmek, eski kayıtlarından kurtulmak istiyor. Görünüşe bakılırsa,
bunu bir sosyal demagojiyle başarabileceğini sanıyor.
Tek umut, rapora hazırlık çerçevesinde halkla görüşmek üzere bölgeye gideceği söylenen CHP ekibinin gerçekten halkla görüşüp bir şeyler anlamaya başlaması ve dönüşte partilerini de etkilemesidir.
Başbakan gibi Haluk Koç da BDP’yle görüşülmesini doğru bulmadıklarını söylüyor. Gerekçeleri aynı: “BDP terörü lanetlemiyor”.
Haluk Koç’a soru: Sizin partiniz, cumhuriyet tarihi boyunca uygulanan devlet terörünün
başlıca dayanaklarından biri olmamış mıdır? Siz o terörü hiç söz konusu ettiniz mi? Zorlanıyorsanız, zora dayalı asimilasyon politikasının sahibi hangi partiydi, onu düşünün. Son Dersim tartışmasını hatırlayın. Bir de, asimilasyonun insanlık suçu olup olmadığını...
Asimilasyonu insanlık suçu sayan Başbakan Erdoğan ise, BDP’yle görüşmemek konusunda gerekçe olarak bir de “terörden nemalanma” suçlamasını yöneltiyor.
Terörden kimlerin nemalandığını gerçekten bilmiyor mu, yoksa bölgedeki bir numaralı rakibine yönelik bir seçim manevrası mı bu?
Bu “nemalanma” konusunu yeni ve birinci elden bir tanıktan öğrenmek isteyen herkes,
Neşe Düzel’in 12.7.2010 tarihli Taraf gazetesinde yayımlanan Hüseyin Oğuz röportajını okumalıdır. Oğuz, bölgede yıllarca görev yapmış bir emekli Assubay. Anlattıkları, bir Kurtlar Vadisi faşizmini bütün açıklığıyla ortaya seriyor. Okurken insanın aklına ister istemez Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un Uğur Dündar programındaki söylemi geliyor.
Dündar’ın yaranma kokulu sorularını yanıtlarken “kan” söylemine sığınmış Başbuğ.
Hem de bir dil sürçmesi olarak değil, tam dört kez “Türk kanı taşıdıklarından şüphe” diyerek.
Hangi çağdayız diye sormuyorum. İnsanlığın aynı çağlardan hep birlikte geçmediğini öğreneli çok oldu.
Tepelerde bunlar olunca, bir savcı da tutup İsmail Beşikçi’yi yeniden yargılamaya kalkıyor işte.
Galile’yi yeniden yargılamaya kalkarcasına.

Sergi
İstanbul Pera Müzesi’nde ki Fernando Botero resim sergisi 18 Temmuz’da bitiyor.
Bu sergiyi Nurettin Erkan ‘ın Karşı Sanat Çalışmaları’nda ki sergisiyle art arda görmüş olmasam, aralarındaki zıtlığı ve ortaklaşmayı yine de fark eder miydim bilemiyorum.
Birbirine zıt iki resim dili : Botero’da balon gibi şişirilip hafiflik duygusu katılmış figürler görüyoruz, Erkan’da ise kurşun gibi dolu ve ağır figürler. İkisinin ortaklaştığı yan, sorularla dolu olmaları, yerleştirmek istediğiniz yerde durmamaları.
Botero’nun figürleri kaçınılmaz olarak “şişman”, “karikatür” gibi kavramları önce devreye sokup sonra sorgulatıyor insana. Acaba bu resimler karikatür olmamayı nasıl başarıyor? Ya da, başarıyor mu? Ne ölçüde başarıyor?
Figürleri ilk gördüğümüzde uyanan mizah duygusu,
baktıkça yok oluyor. Baktıkça, çocuklar dahil, insan yüzlerindeki ya da duruşlarındaki anlatım konusunda kararsızlığa düşüyorsunuz. Hatta, giderek dramatik bir duygu uyandırıyor insanda bu figürler. Özellikle çocuk figürleri : Yanlarında bir karşılaştırma öğesi bulunmasa,
yani büyük insan figürleriyle bir arada resmedilmiş olmasalar, onların da büyük insan figürü sa nılmama sı için bir neden kalmayacak.
Yalnızca çocuklar değil, maymunlar ve kediler de erişkin insanlara benziyor. Bazen onların yüzleri daha ifadeli.
Hayır hayır, Botero, şişmanların ressamı değil. ‘Görünüşe aldanmayınız’ın ressamı. Zaten perspektifi de tersine çeviriyor bazen.
Çok akrabalık var bu resimlerde. “Sürükleme” adlı tablodaki boğa, Karakalem’in canavarlarına benziyor. Diğer akrabalıklarını ben saymayayım, çünkü sergi bünyesinde yer alan video-röportajda, yeniden ürettiği ressamları kendisi bir bir sayıyor. Röportaj İngilizce yapılmış, Türkçe altyazılı.
*
Ya Nurettin Erkan? O neyi değilliyor?
Erkan’ın tümü de çıplak olan ağır figürleri bir canlılık/cansızlık tartışması sunuyor. Yaşayanın ne kadar yaşıyor olduğu. Yaşamayanın toprak mı, taş mı olduğu. Akşam kızıllığında mı, sabah kızıllığında mı olduğu. Figürlerden bazıları için ne yaşıyor denebilir, ne de ölmüş. Heykele benzeyen bir yanı var bazılarının. Bazılarının da hayalete; özellikle daha çizgisel ve gölgeden ibaret olanların.
Heykele benzeyenlerin, uzaylıya benzediği de söylenebilir; filmlerdeki uzaylılar gibiler, havada duran kayalar da uzay duygusu yaratıyor. Kadın figürleri oldukları halde, hepsi saçsız. Bu açıdan, kampları ya da bazı eski tımarhaneleri çağrıştırıyorlar.
Nurettin Erkan’ın sergisi sona erdi ama, resimlerine internetten ulaşılabiliyor.

Medya
10 ve 13 Temmuz tarihli gazeteler. Bir patlamada 65, diğerinde 73 kişi ölmüş. İlki 10., ikincisi 13. sayfada, küçücük haberler.
Soru: Sizce bu patlamalar Londra’da, Roma’da ya da buna benzer yerlerde meydana gelmiş olabilir mi?

Dil Meseleleri
“Çekliler çareyi suda buldu.” (14.7.2010 tarihli Radikal)
Çekliler diye bir halk yok. Eskiden Çekoslovakya’da, şimdi de Çek Cumhuriyeti’nde yaşayan Çekler var.

Duyuru
Internet sansürüne karşı yürüyüş
Tarih: 17.7.2010 Cumartesi
Saat: 17.00
Yer: İstanbul Taksim Meydanı’ndan Galatasaray’a

http://necmiyealpay.blogspot.com