Şirin

Şirin Yazıcıoğlu Cemgil'i toprağa verdik. Törende bir mitinge yetecek kadar insan vardı. Toprağın kokusunda ise, baharın bereketi. Sultan Kültür Derneği'nin geniş salonuna sığmayan topluluğa sunuculuk yapan genç arkadaş, Şirin'den "Sinan Abla" diye söz ederek başladı konuşmasına: Sinan Abla, Sinan Abla...
Şirin

Şirin’in fotoğraflarından birinde, gözlerinde o ruhsal yük açıkça görünüyordu. FOTOĞRAF: GÖKHAN KARAKAŞ / MİLLİYET

Şirin Yazıcıoğlu Cemgil’i toprağa verdik. Törende bir mitinge yetecek kadar insan vardı. Toprağın kokusunda ise, baharın bereketi.
Sultan Kültür Derneği’nin geniş salonuna sığmayan topluluğa sunuculuk yapan genç arkadaş, Şirin’den “Sinan Abla” diye söz ederek başladı konuşmasına: Sinan Abla, Sinan Abla... Üçüncü kez böyle dediğinde düzeltilmese, kendisi farkına varacak gibi değil, heyecanından. Ama bir bakıma, daha sonra yapılan konuşmalardan ve atılan sloganlardan bazılarına egemen olan zihin durumuna da işaretti bu dil sürçmesi.
Şirin’i 1970 yılından sonra hiç göremedim, ayrı yerlerdeydik. 1960’lı yılların ikinci yarısında, üniversite öğrenciliği yıllarında yakın arkadaştık. Çantasında her zaman, altını renkli kalemlerle çizerek okumakta olduğu bir kitap bulunan ender arkadaşlarımdandı; her zaman sıkı bir insan.
O yıllarda dünyanın benzer ülkelerindeki gençlerle ortak bir dramı yaşadık biz. Sona ermiş sayılamayacak bir dramdır bu: Silahlı mücadeleyle ilgili tavır sorunundan kaynaklanır.
İkinci Dünya Savaşı’ndan, alacağını almış bir dünyaydı: Demokratik bilinç yükselip devrimci duygular yaygınlaşıyordu... Derken, bir yanda Çin Halk Cumhuriyeti’nden, diğer yanda Latin Amerika’dan, Küba’dan, silahlı mücadele kuramlarına ve pratiklerine dair haberler gelmeye başladı. “Kır gerillası mı, şehir gerillası mı” tartışmaları sökün etti vb. Silaha hayır diyenler ağır suçlamalarla karşılaşıyordu.
Şirin ile Sinan, bu görüş ve eyleyiş ayrılığını herkesten daha dramatik, giderek de trajik bir biçimde yaşadılar: Birbirlerine sırılsıklam âşık ve yoldaştılar, ama bu noktada görüş ayrılığına düşmüşlerdi, hem de en baştan itibaren.
Bırakınız âşık olduğunuz insanı, arkadaşlarınızdan bazıları halkın kurtuluşu uğruna silahlı mücadele yolunu seçip ölümü göze alırken sizin öyle düşünmeyip aynı yola çıkmamanız, kendinizi devrimci saydığınız halde silahlı mücadelenin iyi bir yordam olduğu fikrine ve eylemine katılmamanız, kolay taşınır yüklerden değildir. Aklınız size kendinizi haklı çıkarmanın bin bir gerekçesini sunar. Ama akıl denen şeyin ne mene bir demagog olabildiğini de için için sezersiniz. Onlar ölürken hayatta kalmanın kahrediciliğiyle başa çıkmak belki de hiçbir zaman tam olarak mümkün olmayacaktır.
Aklınız size bu şekilde ölüme gitmenin, en azından kuramsal olarak, aynı zamanda öldürmeye gitmek olduğunu söyler. Sinan başta olmak üzere, silahlı mücadele diyen ve ölümü göze alan arkadaşlarımız işin bu yanını ne kadar ölçüp biçmişlerdi? Yıllar sonra, bir arkadaşım, tanıdığım en has entelektüellerden biri olan Sabri Tekay, aklından geçeni seslendirme cesaretini göstererek, sevgi dolu bir öfkeyle “kendilerini öldürtmeye gittiler” diyecekti...
Farklı düşünmeleri, Şirin ile Sinan’ın aşkına engel olmuyor, ama çektikleri acıyı misliyle artırıyordu. Öğrenciyken evlenmiştik, Şirin de, ben de. Dertleşme anlarımızda, Sinan’la
olan tartışmalarından nasıl ölümcül bir kederle söz ettiğini unutamam. Bir önseziyle konuşuyor gibiydi.
Diyebilirim ki onlarda bir aşkın etrafında, Sinan’ın öldürülmesiyle dayanılmaz boyutlara çıkan o acı, bizlerin arkadaşlık duyguları etrafında hep var oldu. Karacaahmet’teki törende Şirin’in perdeye yansıtılan fotoğraflarından özellikle birinde, bir vesikalık fotoğrafta, gözlerinde o ruhsal yük açıkça görünüyordu, ya da ben öyle gördüm.
Şirin’in imgesini Sinan’ınkinden ayırmanın olanağı yok. Doğallıkla, Karacaahmet’teki törende ana motiflerden biri bu efsanevi aşktı. Ama öne çıkan sloganlardan bazıları, “savaş” ve “silah” kavramlarını yücelten sloganlar, Şirin’e de, Sinan’a da uymuyordu bence. Bu konudaki teselli şu olabilir: 60’ların sonu ve 70’ler, “mücadele” sözcüğü yerine “savaş/ savaşım” denen yıllardı. Dolayısıyla, “Kurtuluşa kadar savaş” gibi tarihsel sloganlardaki “savaş” sözcüğü, “mücadele” anlamını içermektedir.
İlk konuşma gibi son konuşmayı da Şirin ile Sinan’ın oğulları Taylan’ın yapmasına ve onun tam da söylenmesi gerekenleri söylemesine çok sevindim. Bir de, Hrant Dink öldürüldüğünde Şirin’in Rakel Dink’e yazdığı mektubun okunmasına. O törende Şirin’in kendi sözleriyle yer alması önemliydi.
Taylan, Şirin’in son dönemde bir kitap yazmakta olduğunu, yarım kalan bu çalışmayı derleyip toparlayarak yayımlamayı görev bildiğini söyledi. Yakında, her zaman kendi kafasıyla yaşamayı herkesten iyi bilmiş, hakiki bir kadının sözlerini okuyabileceğimiz bir kitabımız olacak. 

Dil meseleleri
“Büyük Felaket”
John Berger kimselere benzemez. İşte onun yeni çıkan ve okumaya doyulmayan kitabından bir alıntı: “Filistinliler için önemini asla yitirmeyecek bir sözcük: Nakba yani ‘Büyük Felaket’; 700 bin Filistinli’nin 1948’deki zorunlu göçüne işaret ediyor.” (John Berger, “Kıymetini Bil Herşeyin”, çev. Beril Eyüboğlu, Metis Yay., 2009, s. 22.)

Ayıp
Türk Eğitim-Sen’in Kayseri 2 No’lu Şubesi, Ermenistan sınır kapısının açılmaması ve ekimde Ermenistan ile Türkiye futbol takımları arasındaki maçın Kayseri’de oynanmaması için imza kampanyası başlatmıştı:
“Kardeşimin Katilini Şehrimde Görmek İstemiyorum” gerekçesiyle.
Şimdi bu kampanyanın 250 bin imzaya ulaştığı ve CHP Kayseri Milletvekili Şevki Kulkuloğlu ile Ticaret Odası Başkanı Hasan Ali Kilci tarafından sahiplenildiği haber veriliyor (27 Nisan tarihli Radikal).
250 bin imza gerçek mi, diye soranlar haklı. Bence daha önemli olan soru ise şu: Kampanyada “katil” sözünden kasıt kimdir? Bilinen, belirli biri mi var, yoksa Kayseri’ye konuk olarak gelecek sporcuların Ermeni olmaları, katil sayılmalarına yetiyor mu?
Türk Eğitim-Sen yöneticilerini, CHP Kayseri Milletvekili Şevki Kulkuloğlu’nu ve Ticaret Odası Başkanı Hasan Ali Kilci’yi, bu soruyu yanıtlamaya davet ediyorum. İyi bir açıklama gelince kadar da yineleyeceğim bu daveti. Irkçılık suçlamasını reddedip geçmekle olmuyor bu işler.