Yarım gerçekler

Mehmet Metiner, Başbakan Erdoğan'ın millet tanımının ırka ya da etnisiteye...

Mehmet Metiner, Başbakan Erdoğan’ın millet tanımının ırka ya da etnisiteye dayanmadığını söylüyor. Gerçek bu değil:
Erdoğan’ın ilkesel bir millet tanımı yok. ‘Millet’ ya da ‘ulus’ sözcükleri Türkiye’nin genel siyasal yaşamında nasıl modern öncesinin etnik içeriğini koruduysa, Erdoğan’ın söyleminde de koruyor. Bunun en tipik örneği, daha önce de yazdığım üzere, Başbakan’ın Azerbaycan ziyaretinde ya da Azerbaycan’la ilgili açıklamalarında her seferinde “biz bir millet, iki devletiz” demesidir.
Azeriler ve Türkler, modern anlamıyla aynı millete/ulusa mensup değiller. Aynı dilin iki ayrı şivesini konuşmak, modern bağlamda “bir millet” olmayı sağlamıyor. İktisadi, kültürel ve tarihsel bir birlik söz konusu olmadıkça millet/ulus saymıyor modern dünya sizi. Hiçbir Fransız devlet adamı, Belçikalılar ya da Kanadalılar Fransızca konuşuyor ya da aynı etnik kökendendir diye onlar için “biz bir millet, iki devletiz” demeyi aklından geçirmez. Kazara demiş olsa, tefe koyup çalarlar o kişiyi.
Modern bağlamlarda millet/ulus, ülke sınırlarıyla tanımlanıyor. Siz de eğer modern dünyanın bir mensubuyuz diye düşünüyorsanız, kavramınızı böylece oluşturup yerleştirmek, Osmanlının milletlerini tarihte bırakmak zorundasınız.
Ama böyle bir kaygınız yoksa, biz modern dünyanın bir mensubu filan değiliz diyorsanız, bunu açıkça belirtmekte yarar var. Bir toplum pekâlâ ben modernleşmek istemiyorum diye karar verip bunu ilan edebilir. Kendine başka bir yol çizmeye çalışabilir. Ancak, ne yaptığını bilmek kaydıyla.
Cumhuriyetin resmÓ “millet” anlayışı ne modern ne feodal; tam bir yamalı bohça. Hâlâ öyle. Bütün dışlayıcı sonuçlarıyla birlikte. Etnik Türklük ağır basıyor ve diğer etnik varlıkları dışlıyor. Herhalde bu durumun biriktirdiği tepkiyledir, Kürtlerin söyleminde de “ulusal” sıfatı şu son zamanlarda gitgide daha çok etnik bir niteliğe büründü. Farklı ülkelerde yaşayan Kürtler arası toplantıların bazılarında modern bir tavırla “uluslararası” sıfatı kullanılıyor, bazılarında ise “ulusal” sıfatı: “Ulusal Konferans”, “Ulusal Kongre” vb. Tam bir etki-tepki meselesi.
*
Başbakan Erdoğan, gerçekleşen özgürlüklerden söz ediyor. Bu arada Dicle Haber Ajansı’nın neden dışlandığını, Azadiya Welat gazetesinin neden kapalı kaldığını açıklamak gereğini duymuyor. “Biz kimseyi tehdit etmedik” diyor ama, “bitaraf olan bertaraf olur” sözünü açıklamıyor. “Bitaraf” tarafsız, “bertaraf” ise yok edilen demek. Erdoğan’ın, bu sözüyle ilgili sorulara verdiği yanıtlar, sözün tehdit içeriğini iptal etmekten uzak, bulanık yanıtlar.
Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’in söz ettiği sandık denetimini tehdit sayıyor Erdoğan. Bu arada, AKP Mersin İl Başkanı Mekin Merter Salt’ın da kendi üyelerinin mitinge gelip gelmediğini denetleyip kayda geçiren bir barkod sistemi kurduğundan herhalde haberi olmadı. Bir kitle partisinde bu fişleme neden?
*
Erdoğan ayrıca, boykotu kastederek, sandığa çarpı koymanın milli iradeye çarpı koymak olduğunu söylüyor. Oysa başka pek çok alanda olduğu gibi demokrasi alanında da bir olguyu yorumlamak için hem biçime (=usule) hem de içeriğe (=esasa) bakılır. Bu halkoylamasını boykot etmek, paketin hem hazırlanma biçimini hem de sunulan halini kabul etmemek anlamına geliyor.  Yurttaşlar olarak bizler “Ya evet dersin ya hayır” biçimindeki bir  dayatmayı , sunulandan ibaret bir “demokrasi”yi, kabul etmek zorunda değiliz.  Milli iradeye çarpı koyan, boykotçular değil, %10’culardır.
*
Halkoylaması güvenoylamasına dönüştüyse, bunun öznesi sol değildi. (Burada elbette CHP kastedilmiyor.) Sol bu güvenoylaması durumunu kucağında buldu ve boykot kararı almayı zamanında akıl edemedi. BDP boykot kararı aldığında ise sol, sırf PKK’nın kuyruğuna takılmış görünürüm korkusuyla, bu seçeneği değerlendiremedi. Böylece solun jakoben eğilimli kesimlerine “hayır” şıkkı, yararcılıkta acele eden özgürlükçü kesimlerine
“evet” şıkkı kaldı.
Yazıyı, konuyla ilgili en bilgili ve kapsamlı çalışmalardan birini anarak bitireyim: İbrahim Ö. Kaboğlu, “Halk Neyi Oylayacak”, İmge Kitabevi, Ağustos 2010.

Dil Meseleleri
İmla sorusu: “ABD Irak’dan çekiliyor” mu, “ABD Irak’tan çekiliyor” mu? “Mamak’da olup bitenler” mi, “Mamak’ta olup bitenler” mi?
Dilcilerin oybirliğiyle saptadığı imla kurallarına göre, bu iki örnekte de ikinci şıklar geçerlidir. Kuralın adı, ünsüz uyumu: Sert ünsüzle biten sözcüklere ünsüzle başlayan bir ek getirildiğinde, ekin başındaki ünsüz de sert (Ç, T ya da K) olur. Söz konusu sözcük bir özel ad olduğunda da durum değişmez.
Kural böyle, ancak uygulamada, özellikle özel adların yazımında farklılıklara ve farklı yorumlara rastlanıyor. 
“Irak’da kalanlar/ Irak’dan gidenler/ Mamak’da olup bitenler” vb diye yazanlar ya ses uyumu kurallarından habersizdirler ya da sevmiyorlardır bu kuralları. Üçüncü bir olasılık da, kesme işareti  (=apostrof; öğrencilerin deyişiyle ‘yukardan virgül’)  konusundaki bilgi yetersizliğidir.
Kesme işaretinin bu kullanımı, özel adın yazılışını bozmadan ekleriyle bitiştirilmesini sağlar. Başka bir deyişle, biz her ne kadar kesme işaretiyle “ayırmak”tan söz ediyorsak da, gerçekte bu işaretle yaptığımız iş ayırmak değil, bitişik yazmaktır.
Bu nokta önemli, çünkü sanıyorum pek çok kişi, hatta bazı deneyimli yazarlar, kesme işaretinin ayırmaya yaradığını sanıyor. Ba kıyorsunuz, bir ‘de ‘ ya da  ‘ki ‘ bağla cı , bir özel addan sonra kesme işareti kullanılarak yazılmış; sözgelimi, “Tanpınar’da bu yazarlardan biridir”  biçiminde. Oysa bu sözün “Tanpınar da bu yazarlardan biridir “ diye yazılması gerekir. 
Yineliyorum: Kesme işareti (apostrof) ayırmaz, bitiştirir. Ve bitiştirdiği özel adın olduğu gibi korunmasını sağlar. “Irak’a” diye yazar, “Irağa” diye okuruz. Amaç, özel adın asıl biçimini gösterebilmektir.
*
Kural böyle ve naçizane benim de bu kurala bir itirazım yok. Ge lgelelim, Münir Nurettin Selçuk gibi bazı sanatçılar, sert ünsüzle yumuşak ünsüzü bir arada öyle bir  telaffuz ederler ki (“gitdi” vb), tadına doyum olmaz...

Ayıp
Adalet Ağaoğlu’na ve diğer “evet” forumu konuşmacılarına yapılan yumurtalı ve yumruklu saldırı bence de düşünce özgürlüğüne yapılmış bir saldırıdır. Düşünce özgürlüğü, hangi toplum koşullarında olursak olalım ihtiyaç duyduğumuz ve duyacağımız en temel özgürlüklerden biri, belki de birincisi. Yumurta atmak, yumruk atmak, boyalı sıvılar
dökmek gibi davranışlar birer saldırı türüdür, dolayısıyla
düşünce özgürlüğüne dahil değildir. Umarım son günlerdeki saldırganlıklar, eğer verilen kolektif adları doğruysa “Öğrenci Kolektifi”nin, “Halkevleri”nin ya da ÖDP’nin tüm mensuplarınca onaylanmıyordur.