16 yaşında mısın canım? O zaman dur ben seni kaçırayım!

Dul kadın 16'lık genci kaçırdı' haberi önce benim şu bayılıp bittiğim 'Teksas Bar'da it cinayeti'nin yanında boy gösterdi.

'Dul kadın 16'lık genci kaçırdı' haberi önce benim şu bayılıp bittiğim 'Teksas Bar'da it cinayeti'nin yanında boy gösterdi. Bir yerde 34, bir yerde 29 yaşında olduğu yazılan Emine Öztürk, Trabzon'a tatile gelen lise öğrencisini, maça diye kandırıp, hop, kaçırmıştı. (Burada 'maç' kelimesini telaffuz ederek bir erkeğe neler neler yaptırabileceğinizi bir daha tekrar etmeyeyim di mi, anladınız.)
Birkaç gün sonra babasını arayan 'Maç umdum ne buldum' mağduru çocukcağız önce 'Ben Emine'nin yanındayım, beni birazdan bırakacak' demiş, içeriden gelen 'Evlendin sen, gidemezsin' direktifinden sonra da konuşmayı 'Baba ben evlenmişim gelemiyorum' kararlılığıyla bitirmişti. (Buradan da şunu çıkarıyoruz: İdeal erkeğin yaşı 16'dır. Söz dinler. Yormaz.)
O gün haberi o kadar da önemsemedik. 'Ooo kadına bak yaaa' dedi millet, sonra geçildi.
Fakat evvelki gün, ben idrak ettim ki Eminanım başka bir şey. Süper bir film /roman kahramanı. Esaslı bir karakter.
Çünkü erkeğin ideal yaşının 16 olduğunu çoktan kavramış Eminanım. Bu ilk vukuatı değilmiş. Sabah gazetesinin haberine göre, 'Emine bunu hep yapıyor'muş. Daha önce de üç genci yaylaya hoplatıp muradına ermiş. Huyu böyle yani. Yapacak bir şey yok. Zaten eski kocasını da kaçırıp evlenmiş!
Şimdi gazetenin üçüncü sayfasında görünce, avamımsı bir, adı üstünde, üçüncü sayfa haberi deyip geçiyorsunuz. Fakat sosyoloji, psikoloji falan her bir loji var burada. Yükselen İran sinemasında bu hadiseden yola çıkıp bir film çekseler, sonra gelse buraya ya da böyle bağımsız film olsa, festivale girse, biz de kuyruklara girer 'ölürüz uğruna'.
Valla ben çok isterdim Eminanım'la bir röportaj yapmayı. 16'lıklar henüz ilgimi çekmese de, lolipop yerine maç uzatarak, bir erkeği nerelere götürebileceğimiz üzerine fikir teatisi hiç fena olmazdı.
Elemanım Kemal
Bazı televolegillerde birlikte olduğu insandan bey/hanım diye bahsetme illeti var. Bakıyorsunuz, beşinci sınıf bir manken. Adama evin içinde 'Allah belanı versin, sen zaten ne bilirsin' tonunda konuştuğunu tahmin edeceğiniz bir tip. Fakat o 'düzeyli birliktelik' yaşadığı mesela Hasan'dan, çikolatalı pastanın üstüne 5 kilo krem şanti fışkırtıp sonra da hindistancevizi, kiraz şekeri, çörekotu, susam falan serpmiş gibi bir uymama/yakışmama/ şıklık yapmaya çalışırken iyice sırıtma haliyle böyle 'Ah tabii Hasan bey bana hiç karışmaz' diye bahseden. (Halbuki Hasan beye yakışan konuşma balonu da 'Kapasana ulan göğsünü bağrını, cinayet mi işlettireceksin adama' biçimindedir.) Böyle bir 'saygı duyarım' klişesi. Bir de bunun tersi var. Yersiz yurtsuz samimiyet durumu. Bunu 'genel ayar kaçıklığı' ve 'yapma bana numara' ara başlıklarıyla ele alabiliriz.
Yıllar önce çalıştığım işyerine stajyer olarak gelen bir küçük kızcağız vardı. Balans sorunu olan bir tip. Omzunuza vurup sevgilisini anlatır. Dinlemezsiniz, alınmaz. Bozarsınız, bozulmaz. Yok sayarsınız, her an yeniden kendini var eder. Böyle bir alacakaranlık kuşağı figürü. Geçen gün sokakta karşılaştık. Hiç değişmemiş! "N'aber Nur'cum?" diye omzuma vurdu, "İyi misin, güzelim?" Bu yersiz samimiyeti, özellikle üçüncü, beşinci, bininci şahısların yanında abartanlar var. Bunlara Ciguli dizeleriyle 'yapma bana numara' diyoruz. Ama tabii fayda etmiyor.
Mesela yıllardır yaptıkları iyi röportajlarla var olan gazeteciler, röportaj yaptıkları kişi çok yakın dostları bile olsa, 'siz' diye hitap eder. Bir de küçük röportajcılar var; misafirini 'sen' diye ağırlayan. Aaa, diyorsunuz, böyle bir hukuku mu varmış? Yooo, yokmuş. Öğreniyorsunuz ki, o röportajda tanışılmış! Ve böyle senli benli sulara yelken açılmış.
Sonra patronundan ilk adıyla bahsedenler var. Zannediyorsunuzki iş sonrası kafa çekmeye gidiliyor. Halbuki patron kafa çekmeye gidiyor, ama onsuz. Çünkü onun varlığından haberdar değil. Tek kelime konuşmuşlukları yok. Ama patronun/ müdürün sadece ilk adını kullanmak bazıları için müthiş bir iktidar.
Kilit isimlerden 'hanım'sız/'bey'siz bahsetmenin de karşı konulmaz bir hafifliği pardon prestiji var. 'Ben şimdi, tam da şimdi, Abdurrahman'a Apo dersem, bir daha sırtım yere gelmez evelallah' hesabı.
Laf yine elimizde Vivident Xylit ile Sesu, modern bayanın tutkusu arasında uzadı. Fakat beni bu satırları yazmaya iten güç, Sedat Ergin'in önceki günkü Hürriyet Pazar'da yayımlanan Deniz Baykal röportajıdır. Şöyle cümleler vardı röp'te:
"Kemal'i yanıma alacağım diye göbeğim çatladı."
"Kemal çok sağduyulu, çok akıllı, çok sorumlu davrandı."
"Ben Kemal'in aklına ve mantığına güveniyordum."
"Kemal'e de o mutluluk ve heyecanımı rozeti takarken söyledim."
Şimdi, tabii ki tahmin ediyoruz Deniz Baykal'ın Kemal Derviş'e 'Sayın Derviş beyefendi' diye hitap etmediğini. Aralarında bir miktar samimiyet olduğunu. Ama Derviş'e çok daha yakın olan Asaf Savaş Akad gibi isimlerin bile böyle 'bizim oğlan' muhabbeti yapmadığını düşünün. Ve tırnaklı cümlelere bir daha göz atın. Burada bir 'Elemanım Kemal' havası yok mu? Baykal, elemanını takdir ediyor Allah için. Ona güveniyor. Yanına
alıyor. Ama 'bizim Kemal' işte. 'Yanına aldığı genç'. Yoksa o olmasa da Baykal tek başına, ohoooo, uçar gider! Ha bir eleman eksik, ha bir eleman fazla.
Yoksa sorun bende mi? Ne yapsa batıyor mu? Ağzıyla kuş tutsa yaranamaz mı?
Benim çiçeğim seninkini döver
Doğum gününde kendine çiçek yollama hüznünü filmlerde izlemişliğimiz var da, normal hayatta... Meğer daha iyisi varmış. Sözüne güvendiğimiz bir çiçekçi dostumuz anlattı. İnsanlar kendi düğün dernek faaliyetlerine enteresan siparişler veriyormuş. Büyük çiçeklerin, çelenklerin üstündeki bantta en arzulanan isim... Başbakan değil, Cumhurbaşkanı değil, dikkaaaattt... Sedat Peker'miş.
Mesela oğlumuzun küçük 'şeyi'yle vedalaşma töreninde kendimize hediye olarak Sedat Peker'den bir çelenk ısmarlıyoruz! Ki şanımız olsun.
Vatandaşın en büyük hayaline bakar mısınız?