22 Temmuz'da sandık mı, şezlong mu?

Seçim tarihinin 22 Temmuz olarak belirlenmesiyle birlikte, bir de soru düştü ortaya: 'Sandık mı, tatil mi?' </br>Cevaben, hiç tereddütsüz 'Sandık' diyorum.

Seçim tarihinin 22 Temmuz olarak belirlenmesiyle birlikte, bir de soru düştü ortaya: 'Sandık mı, tatil mi?'
Cevaben, hiç tereddütsüz 'Sandık' diyorum.
Zira 22 Temmuz yani temmuz sonu, seçilebilecek en talihsiz tatil tarihlerinden. Yazın en kavurucu cehennem azabı, çoluk çocuğun okulu problemsiz olduğu için de tek izni olan garantici ailelerin favori zamanı. 22 Temmuz'da tatil; 75 faktörlü koruyucuya rağmen önce haşlak sonra harita, viyaklamalı aile terörü, kalabalık zehirlenmesi ve ter forever demek.
Bu memlekette en tatlı tatil bir mayısta, haziranda yapılır (Hatta mümkünse birkaç). Sonra birkaç tanesi de ağustos ortası/sonu gibi başlayarak eylüle yayılır. Eylül, komple tatile adanabilecek nefasette, yumuşaklıkta, bir ayımızdır mesela.
Temmuz sonu, ağustos başıysa; klimalı ofislerde yaşanacak, bir iş sahibi olmanın saadetinden sarhoş olunacak, patrona minnet duyulacak bir dilimdir. Sabah alır duşunu girersin binaya, millet sokakta kızışarak cinnet mi geçirmiş, kaldırımlarda yumurta mı pişmiş ruhun duymaz.
O yüzden 22 Temmuz gayet iyi bir seçim tarihi. O döneme tatil koyan şuursuzun oyundan zaten kimseye hayır gelmez!
Seven kadın Fener'i tutar!
Çünkü delirmiş durumdalar. Fazla acı çekiyorlar. Geçen seneki hezimetin benzeri olacak diye ödleri kopuyor. Gerginlikten çatlamak üzereler; düğüm düğümler. Normal taraftar heyecanının dışında bir haletiruhiyedeler. Feci haldeler.
Çünkü 100'üncü yılda yazıktır. Âdettir, hoşluktur, şıklıktır, bir şeydir...
Çünkü onca yıllık semtimiz; anılarımıza hürmeten silip atamayız.
Çünkü Fener bu sene şampiyon olamadığı takdirde kederden ölebilecek insanlardan biriyle aynı evde yaşıyorum. Böyle yoğun bir acıyı, sıkıntıyı, ıstırabı, düşünüyorum da ben ancak en yakınımdaki birkaç kişiye bir şey olsa yaşarım, Beşiktaş'ın şampiyon olamaması halinde hiç değil.
Poşet Türk kahvesi
En ruhsuz mutfak icatlarından biri: Türk kahvesi makinesi. Kılım. Türk kahvesi dediğin, eski usul cezveyle kısık ateşte pişirilir. İcabında içine sakız atılır, hele kakuleliyse daha da nefis olur, yanına da belki küçük bir lokum tanesi...
Böyle geleneksel yaklaşımlar içindeyken karşıma poşet Türk kahvesi çıktı. Görmezden gelinemez; işyeri ve acil durumlar için bulunmaz nimet.
Aşağıdan kahve söyledin, geldi, gelmedi, soğudu, döküldü, bu saatten sonra getiremezlerdi derdinin tek bir poşetle çözülmesi göz yaşartıcı.
Kaynar suya döktünüz mü poşeti, tek karıştırmayla zengin köpük, yoğun telve elde ediyorsunuz.
Osmanbey Kahvesi'nin çok uzun geçmişi var gibi, logosunda Kurukahveci Mehmet Efendi Mahdumları'nınkinden çok daha eski model bir Osman Bey boy gösteriyor; geleneği bir yerden yakalamalı tabii! Tek kusuru: 'Saklama Koşuları' yazmışlar arkasına 'l'nin tekini es geçip, Begüm gördü tabii ki. Bergüzar Korel'in adının yazılı olduğu lavaştan sonra, şimdi de kahvede tashih var!
Eğri düşün, doğru konuş!
"1968'deki Meksika Olimpiyat Oyunları'na kadar bütün yüksek atlamacılar, yüzleri çıtaya dönük, vücutları paralel şekilde çıtayı geçmeye çalıştıkları, alışılmış 'Western Roll' tekniğiyle yarışıyorlardı. Fakat bu durum değişmek üzereydi. Pek tanınmamış bir atlet çıtaya yaklaştı ve 2.24 m'lik atlayışı ile yeni dünya rekorunu belirledi. Tek yaptığı, havalandıktan sonra, tüm atletlerin aksine, çıtaya yüzünü değil, sırtını dönmekti. Ayaklarını yukarı çekti ve dizlerini kırarak çıtanın üstünden sırtüstü atladı. Atletin adı, Dick Fosbury'di. Ve o günden sonra bu atlayış tekniği onun adıyla anıldı. Bugün yüksek atlamada hâlâ bu teknik (Fosbury Flop) kullanılıyor. Fosbury, insanoğlunun o güne kadar ulaşabildiği en yüksek seviyeye sıçradı. Herkesin tersine, aksini düşünerek."

  • "1881'de George Eastman adlı genç bir memur, kendi fotoğraf şirketini kurmak için yerel bir bankadaki görevinden istifa etti. George
    Eastman kurduktan yedi yıl sonra şirketinin ismini, hiçbir anlamı olmayan tuhaf bir kelimeyle değiştirdi: 'Kodak'. O günlerde kimse, böyle ciddi ürünlere gelişigüzel isimler vermiyordu. Eastman'ın bu ismi seçmesinin sebepleri; kısa olması, yanlış telaffuza meydan bırakmaması ve başka bir şeyi çağrıştırmamasıydı. Bugün bile birçok şirket böyle düşünemiyor. Fikri, iddiası ve vizyonu olan girişimcilerin dışında."
  • "Modanın öncü isimleri, her dönemin modasının tam tersini yaparlar. Modaya aykırı, uygunsuz, zamanın gerisinde ya da ötesinde şeyler yaratırlar. Orijinal fikirler, orijinal insanlardan çıkar. İçgüdüleri ya da önsezileri sayesinde farklı olmanın değerini anlayan ve sıradanlığı tehlikeli bir yer olarak kabul eden insanlardan. 70'lerin başında, Vivienne Westwood ve Malcolm McLaren, Londra'nın Oxford caddesinde çok da işlek olmayan St. Christofer bölgesinde bir mağaza açtılar. Mağazanın adı 'Nostalgia of Mud'dı. Tasarımları dönemin 30 yıl ötesindeydi. Giymek bir kenara, almak bile cesaret istiyordu. Mağaza, en ılımlı ifadeyle, tuhaftı. Kısa süre sonra kapandı. Yaptıkları delilik miydi, dâhilik mi? Eğer onlar bu kadar cesur olmasalardı, Westwood bugün İngiltere'nin en saygın tasarımcılarından biri olamaz, McLaren da Sex Pistols'ı kuramazdı."
  • "Genç bir adam bir reklam ajansında getir götür işlerine bakıyordu. Bir gün yöneticisine gitti ve 'Ben ayrılıyorum. Baterist olacağım' dedi. Yöneticisi 'Bateri çaldığını bilmiyordum' dedi. O da cevap verdi: 'Çalmıyorum ama çalacağım.' Birkaç yıl sonra o genç adam, Eric Clapton ve Jack Bruce ile birlikte aynı grupta çalıyordu. Grubun adı 'Cream', adamın ismi Ginger Baker'dı. İşi yapıp yapamayacağını bilmeden başladı ve bitirdi. Bir hedefi vardı."
    O şık imaj ambalaj kitaplarından biri gibi duruyor, haftalardır masanın üstünde dinleniyordu. Ama sırf oyuncaklı değil, enformatifmiş de.
    'Aklını Kullan, Aksini Düşün' (Paul Arden, Boyner Yayınları) türlü örnekle, genellemelerin dışına çıkmanın, sürüyle vedalaşmanın, elâlem Mersin'e giderken rotayı tersine çevirmenin faydalarından bahsediyor. Hiç fena değil.