25'lik lolita

Taze. Ona en yakışan kelime bu galiba. Yanında çoğu kadın köhnemiş, çoğu albüm tozlu kalıyor.

Taze. Ona en yakışan kelime bu galiba. Yanında çoğu kadın köhnemiş, çoğu albüm tozlu kalıyor. O yüzden mi acaba bazılarının asabını bozuyor?
Nil Karaibrahimgil, nam-ı diğer 'Özgür Kız'ın albümünün tamamını dinlediniz mi? Sevmediniz mi? Ben çok sempatik/komik/ hafif/bazı sözleri gayet ağır/yeni/farklı/ baharlık filan buldum. Evet, var aşuremsi bir hali ama sevdim. Çiçek desenli askılı elbise gibi geldi. Çikolatalı dondurma üstü kavunlu üstü limonlu üstü fıstıklı üstü çilekli üstü kivili üstü tutti fruttili gibi geldi. Moda'daki Ali'de çocukken hepsini üst üste koydurup gurman pratiği yapan halimi hatırlattı.
Fakat röportaj yapan bazı arkadaşlarda bir agresyon, bir agresyon. 'Özgür kız mısınız, öteki kadın mı, söyleyin bakalım, biliyorsunuz eşinden henüz boşanmadı' biçiminde mütecaviz sualler. Ki öteki kadın, hangimiz olmadık, pardon?
Önce röportaj vermemesini şımarıklık, sonra röportaj vermesini ikiyüzlülük diye değerlendirmeler. Hadiiii sil baştan özgürlük oramızda mı buramızda mı diye tartışmalar. 'Kaç yaşındasın' diye sormuş Sibel Arna 26 Mayıs tarihli Sabah Pazar'da. '25' demiş Nil Karaibrahimgil.
'Lolitasın yani' demiş Sibel Arna.
Şimdi benim bildiğim Nabokov'un Lolita'sı 25'ten epey aşağıdadır ama bu yeni tanım da insanı rahatlatıyor! Yaşında değil de sesinde, şarkı söyleyişinde ve tipinde var bir lolitalık.
Sahte bulabilirsiniz, numaracı diyebilirsiniz. Bana bir sürü birbirinin aynı tapon ve küflü figürün arasında iyi geldi. Taze geldi. Hem hangi lolita yüzde 100 masumdur ki?
Yensek de yenilsek de...
O ne güzel şey öyle. Tamam, biraz tuzlu bir eser (18 milyon TL) ama hem muhteviyatı itibarıyla iç gıcıklayıcı hem de çoğu bünyenin Dünya Kupası haricinde bir şey kabul etmediği bu dönemin ruhuna gayet uygun.
Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan 'Türk Edebiyatında Futbol'u Turgut Çeviker hazırlamış. İçinde Refik Halit Karay'dan Nâzım Hikmet'e, Can Yücel'den Ömer Madra'ya aklınıza gelebilecek herkesten bir şeyler var. 50 şair ve yazarın 1913'ten bugüne yayımlanmış şiir, hikâye, roman, deneme ve anılarından derlenmiş parçacıklar. Yetmez gibi bir de resimli. Ki en bayıldığım şeydir resimli kitap. Abidin Dino, Oğuz Aral, Ramiz Gökçe, Tan Oral, Latif Demirci... Kısaca yine herkesten çizgiler. Üstüne bir de eski fotoğraflar.
Yarınki maçı alırsak, o gazla gidip kitabı
alın. Yarınki maçı verirsek, o sinirle gidip kitabı alın. Berabere kalırsak, o hüzünle gidip kitabı alın. Hikâyesi olsun.
Dağ fare doğurmuş
Spor servisinin bomba transferi demiştik ama Uğur Vardan gibi işlevsel bir şahsiyeti böyle dar bir alana hapsetmek haksızlık olur arkadaşlar. (Hayır, aşk yok aramızda.) Her yöneticinin hayalindeki eleman olup her çalışan için de kötü örnek teşkil eden Uğur (ayyy acayip okul yıllığı gibi oldu), günde bir düzine yazı üretip iki düzine de komik başlık attırır (hatta kilitli hatıra defteri kıvamı).
Neyse lafı şuraya getirmek istiyorum: Cumaları haftanın filmlerini tanıtıyor ya, evvelki gün de 'Panik Odası'nı yazmıştı ya... Hakikaten nedir o yönetmenin hali? Niye tek ve çift ve tek ve çift gitmektedir?
David Fincher'ın ömrünün baharında 'Yedi' (Seven) gibi çok iyi bir film çekerek beklentiyi tepede tuttuğunu, böylelikle de bir 'strateji hatası' yaptığını söylüyor Uğur, 'Oyun'u başkası çekmiş olsa pekâlâ beğenebileceğimizi ama ona pek de yakıştıramadığımızı.
"Neyse, Fincher da bütün bunların farkında olarak 'bir iyi-bir kötü' formülüyle işi idare ediyor. 'Dövüş Kulübü' iyi kontenjanına
aitti; bu durumda 'Panik Odası'nın kötü olması gerekiyor. Peki gerçekten öyle mi?" diyor.
Hiç öyle büyük bir beklentiyle gitmedim. Yine de... Tamam şeytan tırnakları yolunuyor,
alt dudaklar çiğneniyor ama insan birkaç zekice numara bekliyor. Etrafa üç beş pırıltı saçılsın istiyor. Ve o kadar sıkı işler kotaran adamın bu son vasatlığına akıl sır erdiremiyor.
Neticede salondan Fincher'ın bundan sonra çekeceği filme olan inancı tam vaziyette çıkıyor. Evet, bir sonraki garanti!