Ağzımın suyunu akıtan müze

Büyüklerimizi saymalı, küçüklerimizi sevmeli, çimenlere asla basmamalı, pek tabii ki küfürlü konuşmamalıyız.

Büyüklerimizi saymalı, küçüklerimizi sevmeli, çimenlere asla basmamalı, pek tabii ki küfürlü konuşmamalıyız. Ayağımızı yorganımıza göre uzatmalı, az içmeli, az yemeli, her şeyi daha sıkı takip etmeli, müzelere gitmeli... Liste uzar. Belki başka bahara, genellikle 1 Ocak'lara kalır. Ebediyen kalır.
Bazıları daha da kalır. İnsanın (benim bile) daha az yediği dönemler olabiliyor. (Böyle 'pazartesi-perşembe'sel periyotlar halinde.) Fakat bir de, ah bir türlü vakit bulunamayanlar var. İnsanın içinden gelmeyenler. Ya da öncelikli olmayanlar. Ama ayıp olmasın diye pek de dillendirilmeyenler.
Perihan Mağden'in yazısı ve sonrasında patlayan tiyatro savaşları sırasında birçoğumuz en son ne zaman, Allah Allaaaah, yahu sahi ne zaman tiyatroya gittiğimizi, çocukluğumuzun tatlı hatıraları arasından çıkartmaya
çalıştık. Müze de böyle bir şey. En son müze gezmesini, alalım cevapları, ilkokul dördüncü sınıfta mı düzenlemiştiniz?
Fakat bir müze, bu müze, ilk duyduğum andan beri iştahımı kabarttı. Bilmiyorum küratörü Edhem Eldem'in buklelerinin mevzuyla bir alakası var mı ama Osmanlı Bankası Müzesi'ne gitmek için hakikaten elimden geleni yaptım. Saat beş buçuk sularında, arkadaşlar daha işlerle boğuşurken kaçtım. (Biliyorsunuz, bu yazılar için bana sakız, simit ve çay parası verdikleri için, ben de gündüzleri öğretmen, geceleri taksi şoförü hamaratlığıyla, İstanbul'dan çok Edirne il sınırlarına yakın işyerimizde,
İstanbul Life isimli aylık dergiyle mıncıklaşmaktayım.)
Neyse, dağıtmayalım mevzuyu. Osmanlı Bankası'nın, Karaköy Bankalar Caddesi'ndeki eski Genel Müdürlük binasında kurulan Osmanlı Bankası
Müzesi, çok gidilesi bir yer.
Eski bir bankanın geçmişi altı üstü, diye düşünmeyin. Sadece Osmanlı Bankası tarihi değil, geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet dönemlerinin pek de bilinmeyen âlemlerinin kapılarını aralıyor müze size. Yaşanan krizlerden, dönemin müşterileri ve çalışanlarının hikâyelerine kadar. Ta o zamanlardan kalma muhasebe defterleri, hisse senetleri, müşteri dosyaları, personel dosyaları, banknotlar, fotoğraflar...
Prof. Edhem Eldem geçen gün yapılan bir söyleşide, eski özgeçmişlerin ne kadar heyecan verici olduğundan bahsetmiş. Bakar mısınız şu resme? Eski bir CV bu. Ama kimin? Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun. 1926 yılında 4 ay boyunca Osmanlı Bankası'nın Trabzon şubesinde çalışmış çünkü.
Anladığım kadarıyla nefis ayrıntılar, insanın okşamak isteyeceği belgeler var şu anda Karaköy'deki Osmanlı Bankası Müzesi'nde. 'Anladığım kadarıyla' diyorum çünkü bu yazı aynı zamanda bir skandal, bir 'Hiiiii bunu da mı yaptı, bir sergi yazısını gitmeden yazdı ha, vurun kahpeye' belgesidir.
Biraz önce dedim ya, elimden geleni yaptım gitmek için, diye. Valla elimden gelen yetmedi.
Beş buçukta Hadımköy'den çıktım ama cennet/cinnet şehrimizin trafiğinde bir manik hal vardı.
Saat dokuzda Karaköy'e vardığımızda karşımızda iki seçenek göz kırpmaktaydı:
1. Müze açılışına 2 saat rötarlı giderek ağlamak ve temizlik görevlilerine yardım etmek.
2. Karaköy'deki Liman Lokantası'nın orada açılan Safran'a girerek denizin
üstünde, ayın altında, geminin bitişiğinde, şarabın kucağında, Altan'ın muhabbetinde...
Evet, kaçınılmaz olarak ikinci alternatifi seçtik. Beyaz örtülü masalardan oynak koltukların kucağına geçtik. Ki böyle bir koltuk kucağı da görülmemiştir yani.
Lafı bağlarken şöyle de büyük konuşuyorum: Bu müzeye gitmezsem, bir daha Safran'ın kapısından giremeyeyim!
Nefis bir 'Yılbaşı kitabı'
Biz burada aylık dergiyi ıkına sıkına toparlarken ayda bir adet kitap çıkartmalarıyla hafiften asabımı bozuyorlar kendileri. Ama Gökhan Akçura'nın kitaplarıyla olan aşki ilişkimi daha önce de ifade etmiştim. O ıvır zıvır tarihlerine ölüp bitiyorum.
Yılbaşı sebebiyle derlediği bu yeni 'Yılbaşı kitabı' da, artık şampanya tadında mı desem, mükemmel bir hediye olduğunu mu ilan etsem...
İncecik bir kitap. İçinde Refik Halid Karay'dan Ahmed Rasim'e, Adalet Cimcoz'dan Peyami Safa'ya, birçok ünlü ismin vakti zamanında kaleme aldığı yılbaşı yazıları var. Çok çok çok hoşlar.
Zahir Güvemli'nin 'Acı Bir Yılbaşı Gecesi' hikâyesinin sonunu merak etmez miydiniz mesela:
"- Bizim için ayrılmak şarttır. Kaçınmamıza imkân yok. İyisi mi, dostça ayrılalım...
- Dostça mı? Sen... Bunu sen söylüyorsun... Hem de bu kadar sükûnla... Ama nasıl olur? Ayrılmamız nasıl kabil olur?... İnanamam ki ben buna... (...)
Haluk, gözleri irileşmiş, hayretle bakıyordu Zerrin'e. (...) Daha evvel evlenememişlerdi; zira Haluğun kazancı buna engel oluyordu. Şimdi, çok şükür, işlerini yoluna koymuştu. Bir şirkette muhasibdi. Ayda 350 lira alıyordu. Onu mesud etmek için Haluk nelere katlanmazdı, nelere...
Ama, tam bütün bunları konuşacağı bir saatte, Zerrin, ona ayrılmaktan bahsediyordu işte! Haluk biraz kendini toplayınca, sordu:
- Peki ama niçin?
- Rica ederim romantikleşme... Niçini, miçini yok! Artık benim de rahat etmeğe hakkım var. Hem, hayatımın erkeğini buldum. Onunla evleneceğim..."
Değerli vatandaşlar; hikâyenin sonu için sizi en yakın kitapçınıza yolluyorum. Hafta sonu için de ev ödevi veriyorum:
1. Nişantaşı'ndaki nefis yılbaşı ağaçları görülsün.
2. Venue'deki Mercan Dede & Laço Tayfa konserine gidilsin.