Ahmet Altan, Richard Gere ve diğer erkekler

Aslında başka planlarım vardı. Dün gece nihayet aylar sonra sinemaya gidecektim.

Aslında başka planlarım vardı. Dün gece nihayet aylar sonra sinemaya gidecektim. Adrian Lyne'ın 'Unfaithful/Sadakatsiz' filmine. Bunun sonucunda da ahkam kesecektim:
Richard Gere aldatılır mı? Hangi erkek hangi koşulda aldatılır? Aldatılmayacak adam var mıdır? İnsanın karşısına Olivier Martinez tipli biri çıktığında aldatmak kaçınılmaz mıdır? İnsan böyle
bir 'kulak kaşıntısı' fazına geçtiğinde, Martinez ya da tüpçü, fark eder mi? Araya bir yabancı 'sıkışınca', üstünden aylar ve yıllar ve her nevi yollar geçse de, o ilişki artık iflah olmaz mı? Olur mu? Olur mu, olmaz mı, siz de karar verin artık.
Diyeceğim, bu tip bir irdeleme/didikleme/ sondaj aktivitesine girecektim. Fakat boş bulunmuşum. Boşuna heveslenmişim. Maç vardı.
Maç demek; hele Fener ya da Milli Takım söz konusu olduğunda, aynı dakikalarda ben ölsem, hakikaten cesedimin öyle bir köşede soğuması, çürümesi anlamına geliyor.
Mesela suni teneffüs yoluyla hayata döndürülebilecek bir kıvamda ölüyor olsam, hiç tereddüt etmeden söylüyorum ki döndürülememem, ölürüm.
Bir teneffüs yapanım olmaz. Dudaklarıma bir hayat öpücüğü, hayır kondurulmaz.
Hayat öpücüğü kondurmakla yükümlü şahıs en azından ilk 45 dakika bitmeden bunu idrak edemez.
Bir öpücük olsun esirgeyen adamın maç gecesi sinemaya gitmesi, mesela şu seçimden Besim Tibuk'un başbakan çıkması kadar imkânsız tabii. Böyle bir talepte bulunmak, 'Sevgilim, ecelime susadım' demek gibi bir şey.
Dolayısıyla biz de cumartesi akşamını televizyonun karşısında Slovakya maçını izleyerek ve Arif'i severek geçirdik.
Sonra yattık uyuduk. Ben rüyamda Ahmet Altan'ı gördüm. Bu ara uykudaki dakikalarım ayık geçirdiklerimden çok daha şenlikli oluyor zaten. Hafta arası da eski patronum Ercan Arıklı ve yakın arkadaşım Nora Romi ile birlikte Ayşe Arman'ın terasındaydık. Rüyacıktan. Ercan Arıklı her zamanki gibi pek fitti. Fakat benim üzerimde utanç verici bir kılık vardı: Asker yeşili askılı keten elbisem, hadi neyse. Fakat onun içine siyah ve her yanı simli V yaka trikomu giymişim ki, yani moda moda olalı böyle kombin görmedi. Nasıl bir bilinçaltı numarasıdır bilemiyorum; bir miktar vicdan azabı olsa gerek içinde. Zira o triko 3 aydır filan kirlide öyle duruyor. Ne temizlemeye verilebildi, ne soğuk su ve şampuanla yıkanabildi.
Evet, Ahmet Altan'ı görünce rüyamda, tabii çok mutlu uyandım. Sonuçta kocam ve babamdan sonra, en âşık olduğum adamlar listesinin en esaslı kahramanlarından. Ki sıralama her an değişebilir!
Fakat sabah kahvesi dakikalarında beni feci bir sürpriz bekliyordu: Kızı Sanem'in düğününde Ahmet Altan, Hülya Avşar'la dans etmişti! Tamam, Avşar benden güzel olabilirdi ama yani benim de bir kalbim vardı.
Kırık kalbimi Altan'ın Sabah'taki yazı dizisiyle yapıştırmaya çalıştım: Kadınları iyi yazan yazar kadınları iyi tanır mı?
'Kadınları iyi anlatan yazarlar kadınları iyi tanımazlar. Onlar kadınları iyi yazarlar. Ve kadınları iyi yazan yazarlar erkekleri, çocukları, ihtiyarları da iyi yazarlar. Çünkü yazarken onlar kadın, erkek, çocuk, ihtiyar olurlar' diyor Ahmet Altan.
'Aaaaa' dedi
M. (32, dişi)
'E kadınları tanımıyor mu yani şimdi?'
'Canım tabii tanıyor da. Yani bazı komik köşeciler gibi şimdi kalkıp koskoca adam 'Ben kadınları da bir tanırım bir tanırım, zaten bizim Rahmi'yle de yemeğe gittik dün, Açelya da sonra gak dedi' tipi bir egzibisyona mı girsin; sen de şekerim bir garipsin' dedim.
Sonra da ayın 19'u itibarıyla, zaten 'Sadakatsiz'den gazı almış hemcinslerimizin 'Hiiiii ah yazık, Ahmet Altan kadınları o kadar da iyi tanımıyormuş, ben en iyisi biraz tanıtayım' diye sokaklara dökülüp parendeler atarak ilerleyeceklerini anlattım. 'Ben tanıtayım Ahmet Altan'a kadınları en iyisi!' 'Hayır' dedim, 'önce ben tanıtacağım!' 'Ben!' 'Hayır ben!' biçiminde uçuşan arzu balonlarını şimdiden görebiliyorum.
Eveeet. Epey zamandır memleketin 25-45 yaş civarı kadın nüfusu olarak, bizi bizden daha iyi tanıdığını düşündüğümüz Ahmet Altan'ın adıyla bile insanın damarlarını gıdıklayan kitabı çıkıyor. 'Aldatma'da kadın, erkek, kadın-erkek, evlilik, sadakat, boynuz, hırs, tutku, fırtına, hesaplaşma, mıncık makarna yani herşey var.
'Sadakatsiz'deki Richard Gere'e 'Aldatma'da beyin cerrahı koca Haluk tekabül ediyor. 'Yani bu koca da aldatılır mı kardeşim' kotasından. (Beyin cerrahı, bildiğim kadarıyla her kadının hayalindeki bir numaralı koca mesleğidir.)
Artık bakıciiiiz. Önce hayırlısıyla bu akşam 'Sadakatsiz'e gideceğiz (maç yoksa), sonra da Ahmet Altan'ın 'Aldatma'sını okuyacağız. İştahla.
Sonrası Allah kerim.



Eylülün büyüsü
İstanbul Life'ın eylül sayasında ünlü yazarlar İstanbul'un eylülünü yazdı. Ben şahsen Sevin Okyay'ın yazısına bayıldım. "Mehmet Rauf'un gayretiyle, hiç layık olmadığı bir melankolik hatta trajik boyuta erişen eylul/eylül, bence düpedüz bir sükûnet, ılımlılık ve bereket ayı. Bahar ayları gibi, bir şeye gebe olmanın gerginlik dolu enerjisinin aksine, lohusalığın rehavetiyle dolu bir ay" diyor Sevin Okyay. Aaa ne güzel, kafiye de oldu.


Aşk, tazelenir mi?
Mehmet Ali-Sedef Erbil çifti, Venedik'te aşk tazelemiş. Milliyet'teki 'çok özel' fotoğrafların altında, ikilinin 'yeniden âşık olduğu' yazılıydı. Bu ne demek şimdi? 'Hadi biraz
daha idare edelim bakalım, belki de hakikaten ev uğursuz gelmiştir, dekorasyonu yenilersek birbirimizi
daha iyi anlarız' mı? Aşk, tazelenebilir bir şey mi? Derin dondurucudan çıkarıp mikrodalgaya atınca ilk günkü nefasetine kavuşuyor mu?