Arızalandım

İki günlük aradan sonra tekrar sayfalara dönmüş olmanın pırpırıyla sizi sevgiyle kucaklar (özledim valla) hafif birer pazartesi geçirmenizi dilerim.

İki günlük aradan sonra tekrar sayfalara dönmüş olmanın pırpırıyla sizi sevgiyle kucaklar (özledim valla) hafif birer pazartesi geçirmenizi dilerim.
Hayır, tatilde değildim. (Her gün iş için bir Edirne yapıp dönerek uzun yol ihtiyacımı gideriyorum.)
Küçük bir arıza durumu oldu.
Dibe vurma/iflas/moleküllere ayrılma filan da diyebiliriz.
Bu arada sevinç/coşku seline sebebiyet verecek gelişmeler yaşandı topraklarımızda, sisler arasından takip etmeye çalıştım.
Mesela Sisi hamile olduğunu açıkladı. Zeki Triko'nun mayo mankeni Kim Smith, Zeki beyin torunu Ali Başeskioğlu'na âşık olduğunu ifade etti. Dana Ferhat'ın bir kardeşi oldu ve adı Serhat kondu falan filan.
Fakat insan arızalanmayagörsün; hiçbir şeyin tadını çıkaramıyor. Bir hıçkırıklar silsilesi ki, hiçbir şekerpare/baklava/Nestle Crunch fayda etmiyor. Şu kadarını söyleyeyim ki elime makas alıp salonun ortasında saçlarımı kestim. Böyle bir La Paix'lik durum oldu sizlere afiyet.
Eksik olmasın, bir 'halden anlama kraliçesi' olan Yeşim Denizel beni
2 gün mazur gördü. Bir de belki kendi bile hatırlamıyordur, telefonda bana 'bitanem' dedi.
En parçalarımı yerlerine takamadığım, hâşâ cümle kuramadığım, cümleyi bırak nefes alamadığım bir anımda, 'Tamam bitanem, sen merak etme' dedi. Yani nasıl minnettarım, öyle böyle değil.
Sonra şöyle oldu: Sinemaya gittim, iyileştim!
Saçma gelecek ama, o kadar özlemişim sinemaya gitmeyi.
Biraz kan iyi gelir
Bu noktada sizi hiç şaşırtmayacak ve hemen sinema anılarıma geçeceğim:
Tabii ki böyle bir ruh hali içinde 'Tutkuyla Zehirlenen Annelik Sevgisi' üstbaşlığıyla verilen 'Beyaz Zakkum' filmini İclal Aydın'a bırakmak zorundaydım. Beni ancak kan revan içindeki 'Her gün başka bir bela' keserdi.
Filmin afişinde 'Seni öyle seviyorum ki yiyebilirim' yazıyor. Bu yüzden mi bilmem, öğleden sonra saatlerinde bir alışveriş merkezinin sinema salonundaki toplam 8 kadından en zayıfı bendim! Diğer 7 kadın 48 ile 56 beden arasında değişiyorlardı; çok ciddiyim. 'Ne olsa yerim'ci kadınlar topluluğunu servise doldurup sinemaya getirmişler gibi bir görüntü veriyorduk herhalde.
'Trouble every day/Her gün başka bir bela' hayatımın filmi değil tabii.
Ama o yerlerde sürünen ruh halime garip bir şekilde iyi geldi. Benden daha ümitsiz bir kadın gördüm diyedir belki; zaten bir arızalar tanrıçası olan Beatrice Dalle, iyice sıyırmıştı.
Midem sağlamdır. Filmlerdeki kan revan/böbrek/dalak/pırtlayan göz/kesik kafa/çivilenmiş Bob Flanagan uzvu görüntülerine tahammüllüyümdür. Aklınızda böyle yer etmek istemem ama kanibalizm faaliyetleri de hep ilgimi çekmiştir. Bu da bir çeşit yamyam hikâyesiydi neticede. (Çeşit demişken... Geçen haftalarda bir yazıda bilmem neyin de 'çeşitleri muhtelif' yazdım, 'modelleri muhtelif' yerine. Yani başkası dese ne biçim tefe koyarım kör cahil diye. Böyle de bir icraatım oldu, içime de feci dert oldu, bu vesileyle günah çıkarayım.)
Neyse, romantik komedilerin dışına çıkmak sizi acıtıyorsa, hiç yorulmayın. Zaten biraz kurgu problemleri filan olan bir film galiba, arada tıkanıyor. Ama Vincent Gallo hayatta seyrettiğim en irite edici psikopatlardan. Bir de o Tricia Vessey, yani nasıl bebek, nasıl güzel, tarifi mümkün değil.
Hannibal bay kesmedi
Hızımızı alamayıp yamyam merakımızı 'Red Dragon/Kızıl Ejder' ile cilalayalım dedik ama nafile.
Açıkçası bu kasvetli dönemimde filmdeki kare astan birine yamanma arzum da doruklardaydı. Anthony Hopkins, Edward Norton, Harvey Keitel, Ralph Fiennes şeklindeki dört yapraklı yoncanın içinde kucaktan kucağa oynama fantezisiyle de gitmedim desem, yani bir miktar yalan olabilir.
Fakat yine o bildik his: 'Duyan gelmiş' biçimindeki kadroların insanda yarattığı hafiften hayal kırıklığı.
Entel yamyam Hannibal rolünde Anthony Hopkins tamam, evet, tabii ki çok iyi bakıyor, bazı sahnelerde insan tırnaklarını yanındaki adamın koluna saplıyor ama 'Kızıl Ejder' öyle tüyler ürpertici bir başyapıt değil.
Ayrıca Harvey Keitel'i de bu kadar sıradan görmek varmış demek ki kaderimizde...
Son Akrep erkeği
Yeni başbakan Abdullah Gül, 29 Ekim doğumluymuş. Yani Akrep burcu. Burçlardan pek anlamam. Bir erkek Akrep deneyimim de yok; ne yer ne içer bilmem. Sadece bazı zevklere bazılarımızdan daha meraklı olduğu yönünde bir efsane dolaşır hep, o kadarını bilirim.
Bu durumda dedim ki hayattaki yegâne entelektüel burç kitabı olan
'Terazinin Hüznü'nü karıştırayım bari. Jacques A. Bertrand, yıllar önce Metis'ten çıkan ipincecik ama Vakko'nun Superfine çikolataları tadındaki kitabında bakınız ne diyor:
"Hoşa gitmek için gerekli her şey akrepte vardır. Hem örümceği hem de yılanı andırır. Tehditle yüklü yavaşlığı, çevikliğe gebe bir tereddüttür.
Akrep kendini sorgular. Şüpheye düşer. Her şeyden, hatta bazen şüphenin kendisinden de. İnatla sorgular. İnatla endişelenir. Şüphesi bir bakıma düşünülmüştür, hatta güven vericidir. İnsanlar şüpheye öylesine dalar ve şüphede öylesine boğulurlar ki, şüphe ettikleri bile söylenemez. Akrep ise sahiden şüphe eder. Sebatı sayesinde şüphesini herkese kabul ettirir.
Akrep sokar. Canlı bir havası, hep hazırda kolay bir alaycılığı vardır, yılan dillidir. Aynı zamanda kolay bozulur. Akrep alıngandır.
Akrep eleştireldir. Özeleştireldir. Meraklıdır. Seksologdur. Psikanalisttir. Sado mazodur. İstesek de istemesek de alışmak zorundayız; akrep yeryüzünün en eski sakinlerinden biridir."