Arsızlaştıran kitap

Ben birinden beleşe bir şey istemeye utanırım. Bunu, bakın ne kadar da </br>terbiyeliyim/prensipliyim/süperim diye söylemiyorum.

Ben birinden beleşe bir şey istemeye utanırım. Bunu, bakın ne kadar da
terbiyeliyim/prensipliyim/süperim diye söylemiyorum. Tam tersi, bu gayritalepkâr halim bir beceriksizlik, bir acz olarak da algılanabilir.
Mesela gazeteci arkadaşların çoğu festivale, konsere filan hâşâ para vermezken, bir kişilik davetiyeye karısını, çocuğunu, abisinin ortanca kızını sürükler ve baldızla bacanak için de ekstra bilet talep ederken, ben salak salak giderim Caddebostan Migros'un içindeki Biletix'e, sökülürüm paraları.
Senelerdir görüştüğümüz komşularımız var; bir geldiklerinde masanın üzerinde şahsıma gönderilmiş bir kitap duruyordu; imzalı. (Hiç unutamadığım bir kitaptır, zira 'Sayın Nuri Çintay Beyefendiye' diye imzalanmıştı.) 'Oh oh, siz kitaba da para vermiyorsunuzdur' dedi bizim komşu (Yemeğe de para vermediğimizi sanıyor; ben köşedeki büfenin tostunu öveceksem, ölene kadar tost yollamalarına ilişkin bir anlaşma imzalanıyor aramızda zannediyor) ve o oldu. Mümkün değil ikna edemiyoruz ki sandığının aksine bizim varımız yoğumuz 'gıda' sektörüne gidiyor. Bedenin gıdası ve ruhun gıdası.
Neyse, demek istediğim beleşçi değilimdir, hatta bir miktar enayi olduğum söylenebilir. Beceremem, isteyemem.
Fakat evvelki gün dayanamadım. Bir tane de benim için istesin diye İrem'e yalvardım yakardım, 'Ya gelecek ya gelecek' diye tepindim.
Bazı şeyler vardır; görür görmez sizin olsun istersiniz. Başınız döner. Tansiyonunuz yükselir. Aşk gibidir. Hep onu okşamayı hayal edersiniz.
Galiba en çok ayakkabı, çanta, fuzuli kırtasiye ve resimli kitap konusunda böyle bir zaafım var. Mesela çoğu kadının tersine, ev ve mutfak eşyaları konusunda böyle delirmiyorum.
Bu sonuncu oyuncağım da sonuncu kategoriden; bir resimli kitap. Daha doğrusu fotoğraflı kitap. Doğan Kitap'tan çıktı; Serdar Turgut derledi ve bildiğim kadarıyla daha dağıtımına başlanmadı.
'Fotoğrafların Anlattıkları' için Hürriyet arşivinden 62 fotoğraf hakkında 60 yazar 62 yazı yazmış. Fotoğrafların hepsi ayrı hikâye, ayrı hayat, ayrı güzel. Yorumlayanların bazısı Çetin Altan, Ayşe Kulin, Orhan Pamuk, İsmet Berkan, Hasan Cemal, Hıncal Uluç gibi ünlü gazeteci ve yazarlar, bazısı da Uğur Yücel, Ece Aksoy, Serdar Erener gibi esas işleri yazı yazmak olmayan ama gayet sağlam isimler.
Geldiğinden beri okşuyorum. En çok da Serdar Turgut'un kendisine ayırdığı bu vurucu fotoğrafa takılıyorum. "Kendinizi ne kadar gerçekliğe alıştırmaya çalışsanız da, bu insanların gerçek olduğunu kendinize tekrarlayıp dursanız da sonuçta bu fotoğraftaki suratların gerçeklik üstü durumları insanın üzerinde ister istemez hafif bir ürperti yaratıyor. Her suratta ayrı bir trajedi var ve bence istenilse, aktörler çağrılıp poz verdirilse bu kadar etkileyici bir görüntü yine de zor yakalanırdı" demiş Serdar Turgut.
Fotoğraflar, bugün itibarıyla Nişantaşı'ndaki Dirimart'ta sergilenmeye de başlandı; görmek isteyebilirsiniz. İsteyiniz.



Tecavüzün zararı yokmuş!
İlahiyatçı Prof. Dr. Osman Zümrüt müjdelemiş: Tecavüze uğrayanın
orucu bozulmuyormuş.
"Cenab-ı Hak, kişiyi bu durumdan sorumlu tutmamıştır. Dolayısıyla o mümine kardeşimiz, oruç ibadetini iftar vaktine kadar sürdürebilir" demiş Zümrüt; dünkü gazetede vardı.
Özellikle Bosna-Hersek'teki patırtılar arasında birçok oruçlu kadına tecavüz edildiğine işaret etmiş Zümrüt ve "Orada da böyle bir zorlama ilişkiden dolayı orucun bozulmayacağı İslam bilginleri tarafından açıklanmıştır" demiş, 'kadında kasıt aranamayacağını' söylemiş.
Bir yandan çok anlaşılır bir şey, bir yandan da insan düşünmeden edemiyor: Bu durumda insanda orucu düşünecek hal mi kalır?
'Rol oynamış'
Geçen haftaki magazin dergilerinden kesip sakladığım bir büyüleyici ifade var ki mahrum kalasınız istemem:
"Mine Taşkent iki ay önce bir erkek çocuk dünyaya getirdi. Eşi Sezai Taşkent'in STFA ailesine bir veliaht kazandırmanın verdiği haklı gururu duymasında rol oynayan Mine hanım..."