Başörtüsü ve estetik

Esmahan Aykol'un kendi kitapları hakkında söylediklerini hatırlarsınız: "Benim polisiyelerim çok iyi. Bir solukta okuyorsun, düzgün bir kurgusu var.

Esmahan Aykol'un kendi kitapları hakkında söylediklerini hatırlarsınız: "Benim polisiyelerim çok iyi. Bir solukta okuyorsun, düzgün bir kurgusu var. Katili sonuna dek arıyorsun. Anlatımı, dili çok akıcı, esprili. Kendi kitabım diye söylemiyorum, gerçekten çok iyi."
Ali Müfit Gürtuna da Esmahan Aykol'un izinden gitmiş:
"Doğrusu önceden de başörtülüydü ama zevk, uyum ve çizgi itibarıyla son derece modern ve çok zevkli bir çizgideydi. Onun kadar zevkli giyinen kadın çok az görmüşümdür. Eşim olduğu için söylemiyorum. Çok sade ama o oranda da zevkli ve estetik. Zaten sanatçı olduğu için estetik yönü güçlü, renk algısı yüksek, duygu yönü ağır."
Eşi Reyhan Hanım'ın başını açması üzerine konuşan Gürtuna, 'estetik' üzerinden devam ediyor (Dünkü Hürriyet):
"Estetik ile örtü ayrı kavramlar. Örtüyle de estetik olabilir, örtüyle de estetik olmayabilir. Örtüsüz de estetik olabilir, örtüsüz de estetik olmayabilir. Estetikle örtü kavramını ayrı tutmak lazım.
Eşim her zaman güzeldi..."
Başörtüsü ve estetik konusu yeni değil. Mesela Ertuğrul Özkök ve Enis Berberoğlu'nun Abdullah Gül'le yaptıkları uzun söyleşideki (29 Mayıs, Hürriyet) 'o' sorunun bir kadını; siyasetten, pozisyondan bağımsız, 'normal' bir kadın olduğu için çok incittiğini, hatta ağlattığını biliyorum.
"Devletin görüntüsünde estetiği dikkate almak lazım değil mi? Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Meclis Başkanı'nın eşinin türbanlı olması zorunlu mu?"
Hayrünnisa Gül'ün; üstelik de başörtüsünün altındaki saçlarının bakımını fevkalade önemseyen, görünmese de esaslı bir kuaför masrafı bulunan ve bence dolu dolu 'güzel' denilebilecek bir kadın olarak, 'estetik' görülmediği için içerlemesi, kırılması anlaşılır bir şey değil mi? Bence gayet anlaşılır.
'Estetik', keşke sadece başörtüsüyle var ya da yok edilen bir şey olabilseydi. En azından net bir formülü olurdu, bilirdik. O zaman AKP'li pek çok kadını, ancak Nilüfer Göle giydiğinde yakışacak türde sipsivri burunlu ayakkabılarla gördüğümüzde irkilmeyebilirdik, AKP'nin yeni genel merkezindeki ne idüğü belirsiz dekorasyon gözümüzü tırmalamayabilirdi...
Tatil sonrası yazılar biraz dağınık, ütüsüz oluyor. Bir de teneffüse denk gelip yazılamayanlar var: Arabayla Ölüdeniz'den Marmaris'e doğru ilerliyorduk, bir benzincide su molası verdik. Tuvaletlerin hemen karşısında bir de mescit: İçeride mevlit okunuyor. Sakil konuma rağmen, kayıtsız kalınamayan bir ses. Hiç böyle âdetlerim yoktur, ama bir anda içim 'Biri ölecek' dedi, 'Biri öldü.' Motor çalıştı, telefon çaldı: "Ufuk Güldemir..."
Kötü olduk. Ama insanız tabii, bir süre sonra bencilliğimize döndük. Telaşla, cep telefonumda sakladığım mesajları taradım. Duruyordu: "Sevgili Nurcum, sağol, varol." Hep duracak.
Tedavisi sırasında, Milliyet'te onun yanında çalıştığımız kısa ama vaatkâr tattaki 'Atakürt' öncesi dönemi anmıştım. Haberi ne biçim evirip çevirip döndüren, hiper, işkolik ama beraber eğlenmeyi de seven bir patron olduğunu...
İzdihamı gördünüz, koskoca Ufuk Güldemir için benim üç-beş satırım ne ki... Ama zeki olduğunu bilsen de, tekrarlanmasında hiçbir sakınca yoktur. Güzel olduğunu bilsen de iltifat almak iyi gelir. Yoksa maazallah 'Benim gözlerim diye söylemiyorum ama çok manalılar, kendi saçlarım diye değil, acayip parlaklar' noktasına varılabilir ki... Varılmamasını temenni edelim.