Bir gece nasıl mahvedilir?

Pazar akşamı Rahmi Koç Müzesi'ndeki Si*se konserine gitmek üzere yola çıktık. Erken çıktık.

Pazar akşamı Rahmi Koç Müzesi'ndeki Si*se konserine gitmek üzere yola çıktık. Erken çıktık. Malum, bizim takımın İstanbul'a varma saatleri; trafik riskli. Fakat müzeye ulaşmak sadece 15 dakika sürdü. Saat daha 20.00 bile değildi. Konser ise 21.00'deydi.
İki alternatifimiz vardı:
1. Yerler numarasız olduğu için Türk usulü önceden gidip en önde yer kapmak ve uzun süre havaya bakıp akort dinlemek.
2. Cafe du Levant'da ruhun gıdasından önce, daha bildik gıdalarla haşır neşir olmak.
Bu kadar aydır haftanın dört günü görüşüyoruz. Bu tip durumlarda ailecek hangi alternatifi kendimize yakın bulduğumuzu artık anlamış olmanız lazım. Bravo! Tabii ki Cafe du Levant'a girmek kaçınılmazdı.
Buranın çok acayip bir tavuk ciğerli salatası var; yolunuz düşerse tavsiye ederim. Tatlıları da böyle insanı alıp tatlı diyarlara sürüklüyor.
Saat dokuza çeyrek kala çıktık.
Artık ruhun gıdasına hazırız.
Sahnenin önüne dizilmiş sandalyeler arasında yürüdük. Daha arkadaki minderli alanda yürüdük. Her tarafı baştan başa yürüdük. Tuhaf bir durum vardı: Yer yoktu.
Siniri tepesine çıkmış tipler sandalye peşinde koşturuyor, organizasyonda görev alanlar şaşkın biçimde olup biteni izliyor, bir sürü insan bizim gibi ayakta dikiliyordu.
Çok mu talepkârız?
Herhangi bir ayrıcalık istemiyorduk. Ayıptır söylemesi iki bilete 50 milyon verip gelmiştik. Bunun karşılığında da 2 adet beyaz uyduruk plastik sandalye hayal ediyorduk. Ya da 2 minder. Çok mu talepkârdık?
Sandalye sayısı, satılan biletin herhalde yarısı kadardı. Ah tabii, bir de minderler vardı. Fakat tahmin edeceğiniz gibi minderlere yayılanlar 12'şer tane alıp kendilerine çift kişilik jumbo yatak inşa etmişlerdi.
Salatanın yanında içtiğimiz kırmızı şarabın da etkisiyle arıza çıkarmadık. Sahnenin karşısında, uçağın altında (Gerçekten. Çok acayip bir yer bu Koç Müzesi. En son bir denizaltı getirdiler.) direğe yaslanıp romantizm yaptık. Suya, ışıklara bakıp sallandık. Benim şifon eteğimle grubun solisti Carol'ın mor elbisesi rüzgârda karşılıklı uçuştu.
Si*se New York'lu bir grup. Bazı parçaları radyolarda çalınıyor epeydir. Grubun aynı zamanda kurucularından da olan solistinin büyüleyici bir sesi var; Sade'ye benzetiyorlar.
Bence çok tatlıydılar. Ama seyircilerin aklı Milli Takım ve Tarkan'da mıydı bilmiyorum, konserin ortasında kalkanlar oldu. Direğe sarılıp sallanmaktan uyuşmuştuk. İki adım ilerimizde boş yer görünce oturduk.
Meğer lanetli yermiş!
Eveeeet. Şimdi dört tane insan şeklinde oyuncak düşünün. Fişe takıyorsunuz ve kaseti hızlıya almış gibi akıl almaz bir konuşma başlıyor. Sanki sadece bir saatleri var ve bu bir saatte hayatta bildikleri bütün kelimeleri kullanıp hiç nefes almadan konuşurlarsa kurtulacaklar. Yoksa korkunç biçimde ölecekler.
Hepimizin başına gelmiştik sinemada/ tiyatroda/konserde böyle dırdırlanma/ patlamış mısır yeme/koltuğunuzu tekmeleme eylemleri. Ama bu kadarını, nasıl söyleyeyim, hayal bile edemezdim.
Bazı şeyleri bilirsin. Öğrenmezsin. Zaten bilirsin. Bir açıkhava konserinde şarkıcının sesini bastıracak derecede anırarak konuşmazsın. Bunun fena bir şey olduğunu tahmin edersin. Birilerinin söylemesi gerekmez. Zaten hissedersin. Ama bir de etraftakiler beş dakika içinde 50 kere dönüp bakar/oflar/diş gıcırdatır/ çık çık çık yaparsa, bir silkinirsin. Susarsın.
Bunlar susmadı. Etraftan 'Yeter yaaa' sesleri yükseldi; bunların avaz avaz dedikoduları onları da bastırdı.
Rejim yapan erkekten kimseye fayda yok.
Halbuki şöyle yerinden doğrulunca ortalığı titretecek cüssede bir adam... Her eve lazım! Partnerim E.A. (Şimdi böyle konuşuluyormuş; sevgilim/kocam/ boyfriend'im demek demodeymiş!) 'Yetti kardeşim' diye bir doğrulunca, konserin kalanını gayet rahat izledik.
Affetmiyorum, var mı?
Bu açıkhava konserlerinde genellikle dağ bayır/merdiven/parke taşı aşmak gerekiyor. O yüzden ince topuk giyilemiyor, topuk taşların arasına takılıyor. Babet tipi tabanı hafif şeyler giyince de taşlar insanın ayağına batıyor.
En iyisi kalın platform terlikler. Hani şu sağlam ve ağır olanlar. Demek istiyorum ki insanın kafasına gelse, kırar maazallah. Yine demek istiyorum ki bir daha Allah yarattı demeyeceğim; arkada böyle Gülhane
/çay bahçesi/falcı /manikürcü/ağdacı ciyaklamaları olursa, terliği indireceğim.
Oh! Böyle tehdidi sallayınca rahatladım. Hayır ne zamandır bir affetme övgüsüdür gidiyor. Çok yakında Rana Pirinçcioğlu olmasından endişelendiğim bir arkadaşım var; ortalıkta böyle 'İçimdeki ben, affettim, bağışladım, erdim, rahatladım' diye dolaşıyor. Gereksiz bir hoşgörü. Tuhaf bir affetme maratonu.
Ben affetmiyorum. Tamam mı? Affetmeyeceğim. Niye affedeyim ki? Bu, çocukken ağzınıza zorla ıspanak tıkıştıran annenizi affetmeye benzemiyor. Sen bana güzelim konseri zehir zıkkım et, ben seni affedeyim, sen yine burnumdan getir, ben yine affedeyim. Niye ki?
Sezen Aksu istisna
Efendim, yazının hezeyan kısmını burada noktalıyor, haber satırlarına geçiyorum. Bu akşam ve yarın akşam, Sezen Aksu son iki konser için Açıkhava'da. İlk gecesine gitmiş, beklenmedik bir anda dudaklarımın erişebileceği mesafede yanağını görünce feleğimi şaşırmıştım. Zaten o dakikada film koptu, esaslı bir trans haline girdim. Konserin sonrasında neler olup bitiyor, görmek için yine gideceğim.
Korkmayın, bir şey yapmam. Sezen Aksu'ya olan aşkımın konserlerde kendini kısmi felç olarak gösterdiğini biliyorsunuz. Sadece şarkılara eşlik edebiliyorum. Ama siz sanki farklı mısınız? 'Yurttan Sesler Korosu' olarak helak olur, yanınızdakine laf yetiştirmeye isteseniz de fırsat bulamazsınız.