Bir 'koca/karı' diyaloğu

Önce B. 'İlişkinizi kurtarın/cinselliğinizi keşfedin/ona sevgiyle yaklaşın/saygıyı yitirmeyin'vari haberlerden birini okudu sabah fıkrası niyetine.

Önce B. 'İlişkinizi kurtarın/cinselliğinizi keşfedin/ona sevgiyle yaklaşın/saygıyı yitirmeyin'vari haberlerden birini okudu sabah fıkrası niyetine. En tehlikeli sorulardan biri 'Dün beni niye aramadın'mış, vs.
Bunu takiben İ., Trabzon'da bozulan uçağın pilotlarının otele nasıl da dolmuşla 'dam' transferi yaptıklarına ilişkin süper bir hikâye anlattı.
Birden içimize Avşar ruhu kaçmış olacak ki, kendimizi 'Zaten 100 erkekten bilmem kaçı' geyiğine girmiş bulduk.
Olaya bir sosyolojik boyut katmanın zamanı gelmişti. Anadolu'da bu işlerin çok daha renkli yaşandığına, bizim gayet muhafazakâr kaldığımıza, buralardaki Güllü ve Döndü'lerin bile çok daha 'hareketli' bir aşk hayatı olduğuna ilişkin saptamalara geçtik.
İ., senelerce temizliğe gelen Ayşe teyzenin bir kocası, bir sevgilisi olduğunu anlattı. B. ise şu anda büyük aşkıyla üçüncü evliliğini yapmış olan kapıcı Satılmış'ın hikâyesini...
Satılmış ikinci eşiyle evliyken üçüncüye çok âşık olur. Lakin o da evlidir. Arada 'görüşmeye' başlarlar. Bir gün aşkından evine gelen Satılmış, karısının terörüyle karşılaşır. 'Sen saçını Blendax ile yıkamışsın' der eski eş; 'Bizim evde Blendax yok. Temizliğe gittiğim evlerden tanıyorum kokusunu. Sen nerde yıkandın?'
Böylece boşanırlar. Mrs. Blendax da boşanır. Sonra Satılmış ile Blendax dulu evlenip mutlu olurlar.
Bu minvalde 'Yahu ne acayip ilişkiler var' geyiği çevirirken en pespaye outlet'e düşmüş evlilikleriyle magazin sayfalarında bambaşka bir yeri olan Rafet El Roman-Tuğba Altıntop ikilisinden bir diyalog gördük. Bir televizyon kanalında konuşmuş ikili:
T: 'Aldatmak' adlı bir kitap çıktı. Eşim bu kitabı okudu, onun arkasından 'Sadakatsiz' filmini de izlemiş. Bu film ve kitap eşimi etkiledi. Ve ben her ne kadar aldatmadığımı söylesem de 'Sen yapmışsındır çünkü çoğu kadın kocasını aldatıyor' dedi. (Bakar mısınız erkek tarafının özgüvenine.)
R: Tuğba bavulunu toplasın Almanya'ya gelsin. Avusturya'da bir dağ evine giderek ailemiz hakkında kararlar alalım ve her şeyi orada konuşalım. (İmgelem kuşları Alpler'e doğru kanat çırpıyor.)
T: İyi bir işim vardı, annelik mesleğini de iyi yaptım. (Kariyer kadını Altıntop, gözlerini Yaprak Özer'in tahtına dikmiş olabilir mi?)
R: Kalbi kırık gözü yaşlı baba olarak çocuklarımı emanet ederim ve hayatım boyunca bir baba sorumluluğunu taşırım. (Vay be! En iyisi buraya bir burun
temizleme efekti alalım.)
Yurdum insanı ne acayip şeyler söylüyor.
'Havuç' bir çocuk mudur?
'Havuç' bir nedir hakikaten şu anda? Bazılarının ısrar ettiği gibi, çok 'masum' bir çocuk mudur? Ah, Neil Postman'ın 'Çocukluğun Yokoluşu' olacaktı elimin altında da, size şöyle doya doya bilgiçlik taslayacaktım.
'Havuç'un pek sevimli bir 'velet' oyuncu olarak girdiği hayatımızda şu anda zor tahammül edilir bir 'şaklaban'a dönüştürülmesi, hadi kaçınılmaz diyelim. Ama bir gazetenin magazin ekinde 'Havuç bayram etti' başlığıyla tam sayfa verilen 'televizyon çekimi sırasında Deniz Akkaya'nın göğüslerinin arasından vıjjjjjt diye kayarak yere düşme anı fotoğrafı'na da 'Ayyy ne olacak canım çocuk işte' diyenlere sorarım: Hayat, o çocukların 40 yaşına geldiklerinde 'Yaaaa, ben 8 yaşındayken babaannemin gününde misafirlerin bacaklarına bakar akar...' diye anlattığı itiraflarla dolu değil midir?
Şöhret mi, yan cebime lütfen!
Siz Yeşim Büber adını tanıyor musunuz? Valla ben tanımıyordum. Haberi gösteren arkadaşım da tanımıyordu. Haberi gösterdiğimiz arkadaşımız da tanımıyordu.
Peki Yeşim Büber'in hayattaki en büyük korkusu neymiş dersiniz? Şöhret olmak!
Dünkü Milliyet'in ikinci sayfasında böyle 'fesuphanallah' lezzetinde bir haber vardı. Kadir İnanır'ın beyaz saçlarıyla birlikte oynadığı dizinin 'Mercan'ı olduğunu öğrendiğimiz Yeşim Büber, şöhret olmaktan çok korkuyor, şöhret olunca hayatının ellerinin arasından kayıp gideceğini düşünüyormuş!
Türkan Şoray'ın bir zamanlar annesine yazdığı bir mektubu okumuş ve şöhret istemediğine karar vermiş.
Öyleyse niye mesela muhasebecilikle iştigal etmediğini sorarsanız, orası tabii kendi bileceği iş. Allahım, bu gibi yapmalar; yani nereye kadar...
Keriman Halis'e sevgiler
'Öncelikle cumhuriyet tarihinin kilometre taşlarından biri olan bir hanımefendi için kullandığınız hitap tarzını tasvip etmediğimi bildiririm' demiş Keriman Halis'in torunu Ayşe Abeş mail'inde. "TC'nin 80 yılda sadece bir kere çıkarabildiği Keriman Halis Ece hanımefendiyi günümüz medya malzemesi olan kişilerle karıştırmamanızı özellikle rica ederim."
Yok, asla öyle bir derdim yoktu. Ama haddimi aştıysam, bin pardon.
"Keriman Halis Ece hanımefendi 1931 değil 1932'de dünya güzeli seçilmiştir.
Keriman Halis Ece hanımefendinin pederi Tevfik Halis bey değildir, bahsi geçen beyefendinin soyadı Keriman Halis Ece'nin pederinin ilk ismidir ve Keriman Halis hanımefendinin soyadı tarihimizde bilindiği gibi ulu önderimiz Atatürk tarafından kendisine verilen kraliçe manasına gelen Ece'dir. Kısaca bir isim benzerliğinden ibarettir. Keriman Halis Ece hanımefendinin ve pederleri Halis beyefendinin zamanın Bursa valisinin daveti üzerine Bursa'ya yaptığı resmi ziyaret esnasında yazınızda bahsi geçen Tevfik Halis bey sadece kendilerine Uludağ gezisi esnasında refakat etmişlerdir ve bu gezi zamanın çok daha duyarlı olan ve ulusal değerlerine sahip çıkan basınında seviyeli bir şekilde yer almıştır" diyor Ayşe Abeş.
Kendilerini alıntı yaptığım kitabın yazarı Gökhan Akçura'yla baş başa bırakıyor, böyle de 'tereyağ/kıl' olayına imza atarak aradan çekiliyorum. Yine de sürçü lisan ettimse affola.