Bir referandum maddesi olarak hayat

Aklım almıyor. Ama böyle yazınca çok zayıf durdu. Bir de kapital deneyeyim: AKLIM ALMIYOR.

Aklım almıyor. Ama böyle yazınca çok zayıf durdu. Bir de kapital deneyeyim: AKLIM ALMIYOR. Burada belli olmadı ama ‘almıyor’un ‘al’ında da vurgu var. Belki ‘aklım’ yerine de ‘hafsalam’ mı demeliydim, o zaman daha ilgi çekici görünebilirdi...
Hâlâ Fazıl Say tartışabilmelerini, tatile gidip dönüp arada onca gün geçmemiş gibi davranabilmelerini hayretle izliyorum. Konu başlıkları, küçük folyolara sarıp dipfrize attıkları köfteler sanki. Dönüşte çıkar dipfrizden, at mikrodalgaya, yazı hazır.
Bayatlamadığına dair müthiş bir güven. Israr. Bir de bıkmıyorlar. Halbuki bıkar insan. Bir daha, bir daha... Sıkılır. Üşenir. Eli gitmez.
‘Önce ben dedim, ilk ben yazdım, ben söylemiştim’ filan çok ayıp şeyler, tiksinirim ve utanırım böyle şeylerden, fakat şu Fazıl Say-arabesk-yavşaklık meselesini galiba ilk ben yazdım! Bunu rahat rahat söyleyebilirim çünkü dâhiyane bir zekâyla saptadığım, iğneyle kuyu kazarak ulaştığım bir şey değildi. ABD’de yaşayan soprano ve yazar Elif Savaş Felsen, ilgimi çekeceğini düşündüğü için Facebook’ta Fazıl Say’la olan yazışmalarını mail atmıştı. Belki başkalarına da göndermiştir, bilemem.
Fakat şöyle oldu: Yazı günü denk düşmedi, arada ufak mola oldu filan,
bir hafta kadar gecikmeli koydum sayfaya. Yazarken de, o gün de dediğim gibi tırnak içindekiler günahıyla sevabıyla sahibini bağlayacağı için Türkçe/imla hatalarına dokunmadım ama okunabilir olması için birkaç yerde müdahale ettim. Ve takip eden günlerde Fazıl Say’ın dedikleri, her yerde o hafiften edit ettiğim haliyle çıktı!
Bunları şunun için söylüyorum: Baktım o yazıya, tarihi 12 Temmuz. İlginç bir
tartışma olduğu için hadi koyalım bir hafta. Ondan sonra artık köpürmez, kesilir bana göre. Passe. Gel gör ki başka köşelerde aydönümünde bile yer bulabiliyor.
Tam bir ay geçmiş, yattık kalktık 30 tane gün. Bir ayda insanlar birlikte oldukları
insanlardan bıkıyor artık. Üstünden yüzlerce haber, görüş, köşe yazısı, binlerce tweet, milyonlarca konuşma balonu geçmiş bir konu başlığından bıkamamak biraz tuhaf değil mi? Dükkânında sekizinci kere filan ağırlamak?
Her şey, tek bir yazıda anlatılabilir halbuki. Hem de hiç öyle salon salamanje olması gerekmiyor. Yılmaz Özdil’in bir ‘Soğan’ makalesi vardır işyerindeki panomuzda asılı duran, o ebat kâfidir! Özdil’in pek çok yazısının word’de ‘boşluklu’ kaç vuruş olduğuna bakıyorduk bir ara kızlarla dayanamayarak.
700 küsurlara şaşarken başta, alt sınır 372’ye düşmüştü yanlış hatırlamıyorsam, ki idealdir!
Meram bir paragrafla, 140 karakterle, bir cümleyle pekâlâ anlatılabilir. Kalanı şu cümleyi bir de böyle, bu cümleyi bir de öyle kurma etkinliği...
Hayattaki pek çok şeyi bir referandum gibi düşünün. En nihayetinde ya evet, ya hayır değil mi her konudaki son fikriniz, zikriniz...
Misal RTÜK’ün en son dil jandarmalığı. ‘Türk Malı’ dizisindeki karakterlerin Türkçe’yi gülmece icabı eğip bükmesini tasvip etmeyen RTÜK, dizinin yayımlandığı Show TV’den savunma istedi biliyorsunuz. Yuh dedirten, bu adamların kafası nasıl işliyor, yüzü hiç mi gülmüyor diye düşündüren bir saçmalık. Malzeme çok, köpürebilitesi sonsuz bir alan. Abiye ve Erman Kuzu’nun (Binnur Kaya ve Şafak Sezer) ‘ivet’ten (evet) ‘hakketten’e (hakikaten), ‘tijene’den (hijyen) ‘lehavilite’ye (rehabilite) zengin bir kelime dağarcığı var. Deyimlerin çoğuysa, daha onların ağzından çıkmadan, sırf buraya yazınca bile güldürür: ‘İstemek başarmanın karısıdır’, ‘Komşu komşunun gülüne muhtaçtır’, Temizlik İran’dan gelir’, ‘Her koyun kendi bacanağıylan basılır’...
Mizah tam da böyle bir şey değil mi? Güldürmek için kelimeleri eğip büküp yamultmaktan zarar gelmeyeceği çok açık değil mi? Binlerce vuruşluk yazı çıkar bundan. Tarih boyunca mizah dergilerini incelersiz, yer eden dizileri, komedi filmlerini, argo sözlüklerini, Nasreddin Hoca’ya ve Hacivat’la Karagöz’e kadar gidersiniz. Dilin sabit duran değil, yaşayan, gelişen bir şey olduğunu anlatırsınız. Toplumun değerlerinin kuzuya ‘guzu’ demekle bozulmayacağını...
Ama esasında tek kelimeden ibaret fikriniz. Ya Kuzu ailesiyle güler, RTÜK ailesine acırsınız... Ya da zaten bizzat bir dil polisisinizdir.
İnsan hele bu sıcakta, bunları uzun uzun anlatacağına, “Vah RTÜK vah, amma zavallı
bir zihniyet” yazıp bir sonraki mevzuya geçmek istiyor.
CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun Aksaray ve Niğde’deki konuşmasına mesela. “Büyük liderimiz Ecevit’in söylediği gibi, ne ezeceğiz, ne ezileceğiz, sizinle halkça bir düzen kuracağız. Temiz siyaseti topluma egemen kılmalıyız” demiş. 2010 yılında Kılıçdaroğlu, bunları demiş!
Eskici gezmek zevklidir. Eski kitaplar, dergiler, afişler, posterler... Eski ev eşyaları, aksesuvarlar , kıyafetler... Vintage dükkânlar eğlenceli, hikâyeli, tatlı olurlar. Ama vintage siyaset sadece gülünç oluyor. Bir de küf kokulu.
Kılıçdaroğlu’nun da maalesef ki karşılığı bende epeydir üç harf: Vah. Hadi
duble olsun: Vah vah.