Biracıya rezervasyon olur mu?

Bu pazartesi yazılarının pazardan yazılıyor olması, yani nasıl şizofren bir durum...</br>Tabii ki biliyorsunuz gazeteyi elinize aldığınızda o yazının bir gün önceden yollandığını.

Bu pazartesi yazılarının pazardan yazılıyor olması, yani nasıl şizofren bir durum...
Tabii ki biliyorsunuz gazeteyi elinize aldığınızda o yazının bir gün önceden yollandığını. Ama çarşambanın yazısını salıdan yollamakla pazartesiyi pazardan yollamak, asla aynı kefeye konulamaz.
Bu iki güne yüklenen anlamlar bambaşka. Pazartesi, kendi çapında bir beyaz sayfa açma günü. Rejime başlama, artık kesin olarak çok çalışmaya karar verme, bundan böyle ofiste kesinlikle fingirdememeye/bundan böyle ofiste mümkün olduğu kadar çok fingirdemeye ant içme zamanı. Ciddi bir işgünü.
Bu durumda insan pazartesi yazısının daha bir aklı başında, memleket meselelerinin hiç değilse yakınından geçen bir havada olmasını bekliyor.
Lakin pazarları ya öğlene kadar yatakta yuvarlanılıyor ya da kahvaltı işlemleri üç buçuk saat sürüyor. Bilgisayarın önüne çökme vakti geldiğinde, Metin Üstündağ'ın unutulmaz bir karikatürü vardır; pazar gazeteleri ve ekleri altında boğulmuş bir çifti anlatan, aynen öyle, daha yazılı basına karşı bir üstünlük sağlanamamış oluyor.
İnsan o ruh haliyle 'Yumurtayı kırarken sanki niye dağıldı', 'Gece uyurken de çarşaf top top olmuş', 'Rüyamda Tayyibe Gülek ile seksek oynuyorduk' başlıklı makalelere imza atmak istiyor.
Mesajı almaya başladınız umarım.
Evet arkadaşlar, bir pazar daha saati öğlen etmiş ve de adamı gözyaşlarıyla işe yolcu etmiş bulunuyoruz. Fakat metabolizmamız henüz harekete geçmemiş, günlük agresyonumuz damarlarımızda dolaşmaya başlamamış. Yani mesela bir Çağla Şikel yazısı için gerekli şartlar henüz oluşmamış. O yüzden anı formatında gideceğiz. Hafta sonu hatıralarımızı nakledeceğiz. Cuma akşamüstü işten çıktık, Taksim'e geldik. Meydanda indik; Dulcinea/Kaktüs niyetiyle İstiklal Caddesi'nde ilerlemeye başladık.
Beşinci adım itibarıyla bende ciddi bir panikatak baş gösterdi. Yürüyemeyeceğim. Yapamayacağım. Başaramayacağım. Bir tek adım daha atamayacağım. Kalabalık tarif edilir gibi değil. Böyle bloklar var; yarıyorsunuz. Döndük. Aklımıza süper bir fikir geldi: Me Gusta!
Taksim Meydanı'na en yakışan mağaza hangisi? Bildiniz, o dehşet verici kuyumcu!
İşte kuyumcunun oradan, Vakkorama'nın yokuşundan aşağı inerken, daha otoparka gelmeden bir yer açıldı. Kısaca bir biracı. Ama şıkça biracı. İki katlı. Böyle hamburgerden T-Bone steak'e bilmem kaç çeşit yemeği var. Adı da Me Gusta.
Girdik. "Aşağı inelim" dedi M.
"Aşağısı tamamen rezerve" dedi garson.
"Aaaa" dedik, "peki o zaman, şuraya oturalım."
"Orası da rezerve" dedi garson.
"Bu?" dedik. "O da rezerve" dedi. Baktık, hakikaten 'rezerved' yazıyor birkaç boş masada, aynen bu harflerle!
"Sizi desk'e alalım" dedi garson. 'Desk' dediği, ortadaki tabureli alan.
"Ben taburede oturmam" dedim. "Sizi desk'e alalım" dedi tekrar. "Ben taburede oturmam" dedim ben de tekrar.
Genç arkadaş, bizi 'desk'e alabileceğini dördüncü kere söylediğinde, biz zaten kapıdan çıkıyorduk. Yol yordam bilmeyen, biracıya giderken rezervasyon yaptırmayı akıl edemeyen kent cahilleri olarak açıkta kalmıştık!
İki sonuç cümlesinden birini seçin:
a) Siz siz olun, biracıya giderken rezervasyon yaptırmayı unutmayın.
b) Allah kimseyi biracıya giderken rezervasyon yaptırma noktasına getirmesin.
Avşar ile Berlusconi
Biz bu tip 'Cümle âlemin içinde ben şimdi nasıl da esirgemem lafımı, hem ona gösteririm gününü, hem herkeslere gösteririm gücümü, böylelikle de atarım tüm öfkemi, hüznümü' tipi aşki ve ailevi meydan okumalara Hülya Avşar'dan alışığız. Yasemin Taşkın'ın Sabah'taki Berlusconi haberini okuyunca, aaaa dedim, Berlusconi-Avşar'ın izinde.
Haberiniz vardır; İtalya'nın aynı zamanda basın imparatoru da olan başbakanı Berlusconi, kendisini ziyaret eden Danimarka Başbakanı Rasmussen'e 'Çok yakışıklısınız, sizi karımla tanıştırayım' diyerek ortalığı karıştırdı. (Burada adamcığızın karısının bir eski 'yavru' olduğunu ve de eski Venedik Belediye Başkanı Cacciari ile mercimekli, fırınlı, tehlikeli bir oyun oynamışlığını ekleyelim.)
Hadise İtalya'da ciddi şok etkisi yapmış. Karısından öcünü aldı diyenler de var, magazincileri eleştirdiğini düşünenler de.
La Stampa 'Yaşadığı boynuz olayını meşrulaştırmak istiyor' demiş. Ki bu noktada Hülya Avşar'dan daha iyi referans mı olur?
Bu arada Berlusconi'nin eşi Veronica hanımın Danimarka Başbakanı ile tanıştırılsa da ilgileneceğini hiç sanmam. Nerede Cacciari, nerede Rasmussen. Biri ne kadar karanlık ve vaatkârsa, öteki o kadar 'proper' ve heyecansız.
Philip Morris'e sevgilerle
Taraflardan biri akciğer kanserinden ölmek üzere bir yaşlı kadıncağız, diğeri de ABD devi bir firma olsun, o devden yana olacağım aklıma gelmezdi. Akciğer kanserine yakalanan sigara tiryakisi Betty Bullock, ünlü sigara üreticisi Philip Morris'e dava açıyor. Kendisini sigaranın zararlarına karşı yeterince uyarmadığı için. Ve davayı kazanıyor. 28 milyar dolar tazminat şeklinde. Ki bu da 46 katrilyon ediyor; yani epey bir bavul!
Philip Morris, babamın oğlu değil. Zarar etmeleri beni ilgilendirmez. Ama Betty hanım, 17 yaşında başladığı sigara içme serüveninde gösterişli reklamlarla kandırıldığıni iddia ediyor, avukatı da Philip Morris'in sigara kullanıcılarını uyarmadığını söylüyor. Yani Betty garibanı bugüne kadar sigaranın en az su kadar faydalı bir gıda maddesi olduğunu zannederek yaşamış olsa gerek. Zavallıcık. Kimse söylememiş ona sigaranın zararlarını. İşte gerçek bir mağdureyle karşı karşıyayız.
Kısaca pes diyorum. Ayrıca anti-sigaracıların terörüne de son diyorum. Sigara içmememe rağmen bu hallere deli oluyorum.