Birkaç güzel erkek

Vücudun yer çekimine teslim olması gibi bir şey bu da. Bir nevi yaşlılık alameti.

Vücudun yer çekimine teslim olması gibi bir şey bu da. Bir nevi yaşlılık alameti. Senelerce annenizle, babaannenizle dalga geçmemiş gibi, aynısını yapıyorsunuz. Serçe uçtu, gelincik açtı diye ağlıyorsunuz. Düğünde, okuma bayramında, İstiklal Marşı
okunduğunda...
Şimdilik İstiklal Marşı sırasında kendime hâkim olabiliyorum ama ne yalan söyleyeyim, maçtan sonra bizimkiler madalyalarını alırken ben de masanın üstündeki beyaz rulo havludan birkaç yaprak almak zorunda kaldım. Çocuklarını omuzlarına alıp çıktıklarında... (Ki düğüne derneğe çoluk çombalak gelmekten ne farkı var?) Hakan konuşurken ağladığında...
Son katılmamızın üzerinden normal bir insan ömrü geçtikten sonra gittiğimiz Dünya Kupası'ndan üçüncülükle döndük. Bunu herhalde
şu anda sağ ve 3 yaşından gün almış herkes sağ olduğu zaman dilimi boyunca unutmaz. O sevinci, o heyecanı, o kutlamaları hiç
unutmayacağız. Bizi böylesine uçuran o çocukların hiçbirini unutmayacağız. Ama sanki bazılarını biraz daha mı net hatırlayacağız?
Hakan Şükür'ün bunalımını ve insana bir yandan da hüzün veren o erken/geç golünü, Rüştü Reçber'in (n israfına gerek yok) ahtapot kurtarışlarını, Hasan Şaş'ın kelini, Ümit Davala'nın saç kesimini, İlhan Mansız'ın
bazılarının gözünde o nefis gollerinin bile önüne geçen perçemlerini...
Dünkü gazeteler tabii ki hep onlarla doluydu.
İlanlarda bile fotoğrafları vardı. Ve bazı fotoğrafların altında enteresan şeyler yazılıydı. Radikal İki'de yer alan 'Yeni Futbolcular' başlıklı yazının sayfa süsü,
İlhan Mansız'la Ümit Davala'nın birlikte çekilmiş maç sonrası 'topless' bir görüntüsüydü. Resimaltı olarak "İlhan Mansız ve Ümit Davala en freak'ler" yazıyordu.
Şimdi bu 'freak' kelimesi çok havalı. Bir ara hatırlarsanız 'çılgın' pek revaçtaydı. Hayatta en büyük macerası turşunun üstüne şokella yemek olan manken kızımız, "Ayyy ben gerçekten çok çılgınım' diyor, Şamdan'a falan kapak oluyordu. Sonra Zeynep Tunuslu'nın adının başına yapıştırılmış o 'çılgın modacı' tamlaması vardı. Tunuslu kendi demişti bir keresinde, 'Yahu benim nerem çılgın' diye.
'Normal' olmak (ne demekse?) biliyorsunuz çok sıradan ve sıkıcı bulunuyor. Çılgın, ah çok deli olmak falan artı bir durum. Ama 'çılgın' kelimesi bir yandan da feci demode. Tapon. Ancak üçüncü sınıf mankenler çılgın artık. Diğerleri ise 'freak' oluyor!
Böyle gözlerinizi kısıp 'cheese' yapar gibi 'freak' dediniz mi biri hakkında, payelerin en büyüğünü vermiş oluyorsunuz.
Ne demek peki 'freak'? Hemen sözlük hizmeti sunayım: 'Anormal yaratık, hilkat garibesi, ucube' yazıyor karşısında. Argo kullanımında
'kulampara, oğlancı' ya da 'uyuşturucu madde kullanan kişi' anlamına geldiği belirtilmiş. Sıfat olarak kullanırsanız, 'görülmemiş, anormal, acayip, garip' anlamına geliyor yine. 'Freakish' derseniz de 'kaprisli, delice, terelelli, anormal, acayip' kelimelerini buluyorsunuz sözlükte.
Şimdi sorarım size; Ümit Davala'yla İlhan Mansız'ın ne ne anormalliğini gördünüz Allah aşkına? İkisi de iyi çocuk, hoş çocuk. İkisi de nefis futbol oynuyor. Ve bildiğim kadarıyla hiçbir gariplikleri yok. Yoksa ayakkabı ya da saç modeli 'freak' kategorisi için yeterli sebep mi sayılıyor?
Birkaç güzel erkek daha
Gerçi haftalardır "Pazara kadar değil mezara kadar/Gelirim senle fizana kadar/ Ayrılmak yok en son gün bile/Tarih bizi yazana kadar" diyen Mustafa Sandal'ı dönemin ruhuna cuk oturan erkek popçu kategorisinde tek geçmemiz
lazım. Ama iki küçük eklemem var; haftalardır içimde kaldı. Önce Tarkan'a verip sonra kendi zıplattığı 'Yandım'ı Mazhar
Alanson'dan dinlemişsinizdir. Tarkan'da eğreti duran o 'Bana yeniden şarkılar söyleten kadın' başka birinin diline bu kadar mı yakışır? Buna karşılık, 'Paramparça'
cephesinden küçük bir hayal kırıklığıyla döndüğümüzü ifade edeyim. Teoman'ın sözleri Müslüm Baba'ya şahane uymuş uymasına da, tarifi zor bir olmama hali mi var?
Bu da özel bir erkek
Arif Takvimi açıktı önümde; bir baktım bugün, daha doğrusu 1925 yılının 1 Temmuz'unda besteci Erik Satie ölmüş. Bize ne, diyebilirsiniz. Demeyin. Geçen akşam bir açıkhava kahvesinde oturuyorduk (Ne zaman adını yazsam kafelerin, bedava yemek yiyorum zannediyorsunuz. Halbuki yediğim şey bedava yemek değil, evin erkeğinden fırça oluyor. Yine gitti bizim paralar çaya, kahveye, diye); dünyanın en tatlı şeyi çalmaya başladı. 'Erik Satie' dedi müzik gurusu arkadaşımız, Jacques Loussier Trio çalıyordu.
(Jack amcanın bizim festivali şenlendirip Güher-Süher Pekinel'lerle sahneye çıkmışlığı da var hatırlarsanız.) Bir fırsat bulduğunuzda mutlaka alın; 'Jacques Loussier Trio/Satie: GymnopediesGnossiennes'.
Bir de güzel kız lazım!
Harvard'lı Türk kızı Suna'yı unutmadınız, değil mi? Fransızlara nasıl da hadlerini bildirmiş, nasıl da kahramaniçe, evet niye böyle bir kelime yok ki, ilan edilmişti bir anda. Aslında kimseye bir şey bildirdiği yoktu tabii ama gençti, güzeldi, havalıydı, Chanel tayyörleri süper ironi yapıyordu ve biz onu bağrımıza basmaya hazırdık.
Bu yeni vaka ise daha da komik. Harika Güral ne yaptı? Ağladı. Ama haklısınız, çok güzel ağladı. Ve bunun neticesinde mesela 40 yıl sonra 'O ağlayan kız şimdi nerede ne yapıyor sahi' şeklinde bir National Geographic araştırmasına yol açabilecek kadar sükse yaptı. Televizyon programlarına konuk oldu, vs. Suçluyor değilim ama ne bileyim, komik geliyor. Vasfınız nedir? Acayip ağlarım!