Bobo eşcinsellerin dikkatine

Atlas'tan bir kitapçık alıp yürüdüm. Tünel'deki KV'ye girip köşedeki eski kanepeye yayıldım.

Atlas'tan bir kitapçık alıp yürüdüm. Tünel'deki KV'ye girip köşedeki eski kanepeye yayıldım. Bir yudum kahve, iki satır film şeklinde ilerliyorum.
Uluslararası İstanbul Film Festivali'nin bu yıl yirmi birincisi düzenleniyor.
Bakalım dedim, neler geliyor...
15. dakika ve ikinci kahve itibarıyla hafifçe üstüme çullandı festival filmleri. Koşarak 'Kate & Leopold'a sığınmak istedim. Aşk kapıyı çalsın, zaman dursun.
Film, 1 ile 100 arası her yaş ve IQ'nun çözebileceği çapta olsun. İnsan bir şeyleri bir şeylere bağlamak için hiçbir gayret göstermek zorunda kalmasın.
Bu da arada kapıyı çalan bir ihtiyaç. Neyse su içince geçti. 'Hedwig ve Kızgın Çıkıntısı'nın yanına bir çarpı koydum.
Festivalde bazıları biraz ağır olmakla beraber yine enteresan filmler var. Adı geçen bu film de geçen yıl kapı kapı bütün ödülleri toplamış;
Sundance, Berlin, Deauville, San Francisco, Seattle. Âşık olunca cinsiyet değiştiren ve asi 'çıkıntı'sıyla ortada kalan amatör rock yıldızının maceraları...
Gösterimde kimlerle karşılaşacağımızı tahmin edebiliyorum; bohem-burjuva gay'lerin hepsi orada olacak! Bakalım, biz gariban
'hetero'lardan da olur belki bir avuç. Niye mi gariban dedim? Artık hetero kelimesi sıkıcı yerine de kullanılıyor!
Market manzaraları
Bizim evin karşısında da bir Gima var. Seviyoruz ama kızlarına bu adı layık gören Trabzonlu Çolak ailesiyle aşık atamayız. Fenerbahçe stadının oradaki Migros'u daha tatmin edici buluyoruz. Hem verdiğimiz paranın bir bölümü, kocamın biricik aşkı/metresi Fener'in cebine gidiyor.
Evvelki gün burada 42 milyondan 29 milyon 750 bine inmesi itibarıyla reyondan üzerime tahrik edici bakışlar fırlatan Johnnie Walker Black Label'a o kadar kolay kadın olmadığımı anlatmaya çalışıyordum. (Gayet erkeksi ve füme havalı bir viski. Johnnie Walker'ın fahiş fiyata satılan o en kıymetlisi lakin sanki meyvelisi Blue Label'dan çok daha tok.)
Neyse üç-beş adım ileride tuhaf bir ürünle karşılaştım: Çiğköfte seti!
Bulgur, pul biber, isot, salça, sos vs., hepsi küçük poşetlerde toparlanıp bir araya getirilmiş. Şimdi seversiniz, sevmezsiniz, mevzu o değil.
Ama söyler misiniz, dikiş seti benzeri bir çiğköfte seti yapmak kitsch değil de nedir?
Yan koridora geçince tipik bir ev kadınına rastladım. Yani nasıl anlatayım, annem onun yanında Nilüfer Göle kalır.
Kadıncağız canhıraş bir şekilde hazır sütlaç arıyordu. Poşet sütlaç. Hani puding gibi. Ve bu uğurda yanıp tutuşuyordu.
Şimdi bir insan niye hazır sütlaç yapar?
'Yaaa deme öyle' dedi bir arkadaşım. 'Belki vakti yoktur kadının.'
Bu kadar empati yoksunu değiliz. Epey hazır çorba yapmışlığımız vardır zamanında. Ama öyle değil. Söz konusu kadının belki de hayatta sahip olduğu tek şey vakit. Parası olmayabilir, işi olmayabilir, aşkı olmayabilir ama reyonlar arası hareket etme hızından belli; kadının hayatı sadece vakitten oluşuyor.
Şimdiiiii. Bu anne kategorisinde (50-65 yaş ) 'Ay bugün de dışarıda yiyelim, artık hep dışarıda yiyelim şekerim' takıntısı başgösterdi. Abla sınıfında ise (40-50 yaş) zaten oldum olası yemek yapmaktan nefret etme, yumurta kırmamayı meziyet sayma hali vardı.
Biz büyürken de yemek yapan kızlar
'köylü'ydü. 'In' olan, misafir geldiğinde pizza söylemek, peçete bile vermemek, susayan olduğunda 'Ayyy, su kalmamış evde, naapıcaz' telaşı yaşamaktı.
Halbuki yemek yapmak, hele iyi yemek yapabilmek, bir süredir azami derecede prestijli bir şey. Özellikle 30 civarı kadınlar için. Son derece iyi eğitimli olup bu işten para kazananlar var. İlk akla gelenlerden biri Ceren Büke. İbrahim Betil'in kızı Senem resim gibi pastalar yaratıyor. Defne Koryürek'in Refika'sında gayet rafine tatlar var.
Şemsa Denizsel'in Kantin'inde öğle saatlerinde ezilme tehlikesi geçiriliyor. Ekmeksiz hamburgerini yemediyseniz, gidin benim hesabıma yazdırın! Üstüne de bir limonata için. Yine hesaptan!
Demek istiyorum ki hayat poşet sütlaçla geçmiyor.
Hamam takviyesi
Hafta başında hamam modasından bahsetmiş, sayfa süsü olarak da Zonaro'nun 19. yüzyıldan gelme, ayağı takunyalı, beli peştemallı hamam sakinini vermek istemiştim. Fakat ben evde, resim elimde, kaldık. Zonaro'nun o resmi internette yoktu; dolayısıyla Selamiçeşme-Bağcılar arası
ulaşım sağlanamıyordu.
Bu durumda Ingres'in yanda da gördüğünüz ünlü 'Türk Hamamı'nı (Le bain Turc), yolladım. İçime doğmuş gibi 10 kere kontrol ettiğim resimaltıyla beraber!
Fakat olacakla öleceğe çare yok. Ingres'in ünlü eseri resimaltsız çıkınca, sanki ressamları karıştırmışız gibi durmuş.
Maalesef arada oluyor böyle şeyler. Geçtiğimiz haftalarda da Zsa Zsa Gabor'a not düşmeyi unutmuştuk. Anneannemin seyahate çıkarken el sallayan bir pozunu koymuşuz hissi veriyordu.
Neyse, hamam konusu şaşırtıcı derecede ilgi gördü. 'Derhal arınmak istiyoruz da, istikamet neresi' diye soran okurlar oldu. Şimdi efendim, eskilerden Galatarasay Hamamı, Cağaloğlu Hamamı ve Üsküdar'daki
Çinili Hamam var. Daha krem şanti bir alternatif istiyorsanız, Swissotel olabilir. Hepinize temiz bir hafta sonu diliyorum.