Bodrum bu mudur yani?

Şimdi o eski havası kalmasa da, bundan birkaç yıl önce Wallpaper, en stil, en steril dergilerdendi.

Şimdi o eski havası kalmasa da, bundan birkaç yıl önce Wallpaper, en stil, en steril dergilerdendi. Tek kelimesini anlamayanların bile masalarının üstünde bulunmasından tuhaf tatminlere boğulduğu bir obje.
Wallpaper, snob bir kent tasarımı dergisi. Yükselen trendleri, daha yükselme arifesinde görebileceğiniz bir yayın. Kaldırım tasarımından, sandviç tasarımına, böyle baştan sona tasarım kokan, bırakın 'serin' olmayı epey üşüten, moda çekimlerinde mankenleri asla gülmeyen filan, had safhada 'yapılı' bir dergi.
Eskiden daha enteresandı. Şimdi sanki tahtını Another Magazine'e kaptırdı.
Olsun, vefa bizde sadece bir semt adı değil!
Wallpaper'ın kasım sayısını karıştırırken bir baktım, bizim topraklar ele alınmış. Bodrum'dan guletle, kızgın kumlardan olmasa da serin sulara açılınmış.
Bu Wallpaper'cılar evvelki yaz da Bodrum'daki The Marmara'ya beyin fırtınalarına kapanmışlardı. Biz zannetmiştik ki derginin sayfalarındaki gibi tipler olacak orada. Kemerli burunları Nilüfer Göle ve Nuray Mert'ten bile daha ihtişamlı karakterler göreceğiz. Ama orada bulunan kuşlarımız böyle 'cool' havalarındaki derginin kadrosunun nasıl da haddinden fazla 'hot', ter kokulu, 150'şer kiloluk patateslerden oluştuğunu, feci bir aldatılmışlık hissiyle anlatmıştı.
Bakalım dedim bu sefer ne yapmışlar Bodrum'da...
Önce kısaca uygarlıklar beşiği olayına girip biraz kaşımışlar. Efendim bu, 'içinizdeki entelektüel snobu çıkartıyor'muş! (Farkı görün diye söylüyorum; bizim dergilerde ancak 'içinizdeki çocuk' diyorlar.)
Fakat öyle albeni fukarası fotoğraflar koymuşlar ki, değil kaşımak, insan 'Şimdi bavulumu yaptığıma değmez, kalkıp onca yolu burası için mi gideceğim' diyor. Bunları guletle gezdirmişler biraz. Fakat Göcek'te bağladılar mı nedir; iki lafın biri Göcek. Bir de 'yerel şampanya' olarak sunulan Altın Köpük'e boğmuşlar. (Şu teknede şampanya âdeti de pek komik. Halbuki versene rakıyı. Yok maksat kadeh kirletmekse, o zaman da versene Kavaklıdere'nin Öküzgözü Boğazkere'sini.)
Sonra Türkbükü'ne uzanmış meslektaşlar. Bu garipler bilmiyor tabii oranın 20 sene önceki halini, 'Oh God, burası ne kadar bakir, oh yes' triplerine girmişler.
Sonra ver elini Ada Otel. Bir fotoğrafı var Ada'nın, yani bu kadar olur. Sen o şahane oteli bir göstereme derginin sayfalarında, bir öldür, inanılır gibi değil.
Türkbükü için Türkiye'nin Saint Tropez'i benzetmesi yapılmış.
Ama burada havanın, pahalı parfüm ve Harley Davidson egzosuyla ağırlaşmamış olduğu belirtilmiş. Neyse ki Joan Collins'gillerin egemenliği altında değilmiş restoranlar; daha rahat/rahatlatıcı bir güzellik içindeymiş insanlar. (Dekontrakte şıklık hadisesi)
Bu satırda, Allahım dedim içimden; n'olur n'olur, bari Giritli'ye gitmiş olsunlar. Sonraki paragrafta şöyle bir cümle geldi: "Deniz kenarındaki en iyi restoranlardan biri olan Giritli'de Ege mezeleri yerken, insan hakları konusundaki gelişmeler ülkeyi AB'ye yaklaştırıyor mu tartışmasına girdik..."
Giritli... İnsanın mezelerine gömüldüğünde, 'Yahu anasını satayım, girmeyelim AB'ye n'olucak ki, bu börülceler bana yeter' şuursuzluğuna kapıldığı yüce yer...