Bu kadar tahammülsüz biri neden öğretmenlik yapıyor?

Öğretmenlik; üniversite hocalığını ayrı tutarsak, o havalı, şık, sükseli mesleklerden değil.</br>Öğretmenlerin ne öyle hayalleri süsleyecek maaşları, ne de göz yaşartıcı...

Öğretmenlik; üniversite hocalığını ayrı tutarsak, o havalı, şık, sükseli mesleklerden değil.
Öğretmenlerin ne öyle hayalleri süsleyecek maaşları, ne de göz yaşartıcı itibarları var. Çoğu kıt kanaat geçinip bütçeyi doğrultmak için ya özel ders veriyor ya başka yan iş yapıyor.
Bir harf öğretenin 40 yıl kölesi olma durumu da, bir kahvenin
40 yıl hatırı olmadığı gibi aynen, sadece lafta.
Buna karşılık meşakkatli de bir iş öğretmenlik. Çocukları sevmek icap ediyor. Yoksa dayanamazsın. Sabırlı olmak gerek. Bir şeyi icabında 40 kere sil baştan anlatabilmek. Şefkatli olmak. Anlayışlı. Fedakâr. Tahammüllü.
Yoksa, kötü, ruhsuz, sevilmeyen bir hoca olmaktan geçtik, hakikaten patlar insan. Delirir. Katil olur. O veletleri boğmak ister. Gebertmek.
Güzel çocuğu herkes sever. Kendi çocuğunu. En yakınınkini. Ama öğretmen olmaya kalkışan birinin, sadece sarı bukleli-mavi gözlü olanları değil, sümüklü, bitli, çişini tutamayan, aptal, hiperaktif, her model çocuğu sevmesi icap eder. Ayrımcılık yapmadan. Sünni, Şii ya da Alevi olanları da. Aynı derecede.
Esenyurt'taki bir lisede, hem de edebiyat, evet hem de edebiyat öğretmeni olan Z.Y.'nin Alevi olduğunu söyleyen öğrenciyi dövdüğü/tekmelediği haberlerini takip etmişsinizdir. Ramazanda oruç tutmayan kız öğrenciden "Yoksa sen Alevi misin?" diye hesap soran, o esnada bir erkek öğrencinin Alevi olduğunu 'itiraf' etmesi üzerine gaza gelen ve tekmeyi savurduktan sonra da 'Sen daha dur' yapan bir öğretmen, evet tekrar: Edebiyat öğretmeni!
Bu kafayla neden öğretmenlik yapıyor ki? Bu kafayla niçin edebiyat okumuş? Nasıl bu yola girmiş? Olayın dehşetinin yanında bunları da düşünmeden edemedim.
Sırf çocukların değil, kendi iyiliği, kendi saadeti, kendi geleceği için aslında, Z.Y. öğretmenliği bırakmalı. Ya bir gün bir Hıristiyan öğrencisi olursa, bir Musevi, maazallah bir ateist... Ya böyle korkunç, böyle katlanılamaz bir şey gelirse Z.Y.'nin başına, di mi ama... İnsan kendi sinirlerini de düşünmeli. İyi yaptığın başka bir şeyden kazanırsın geçimini, parayla adam döversin, had bildirirsin, oralara tezgâh açarsın, başka iş mi yok? Hem sırf madden değil manen de tatmin olursun; sevdiğin işte çalışmaktan güzeli yok.
Nikâh, çocuklara verilen kutsal bir hediye mi?
Bildik bileli Necla Nazır'la birlikte olan Ferdi Tayfur'un, ilk eşiyle resmi nikâhı da hâlâ devam ediyormuş. Nazır'la 30 yılı devirmiş ilişkisini resmileştirmeyen (olabilir) Tayfur, 30 yıl önceki evliliğini de bitirmemiş. İlk değil, nadir rastlanan vaka değil, son olmayacak. Her iki kadın da şartları kabul etti mi, bazı bağlar sittin sene böyle sürüyor.
Burada oyunu bozan, Necla Nazır-Ferdi Tayfur çiftinin 18 yaşındaki kızları Tuğçe olmuş; babasına, annesiyle neden evlenmediğini sormaya, sitem etmeye, baskı yapmaya başlamış.
Tam o ara, en olmayacak şeyi yapmış Tayfur. Sakil bir beyanat, hem de bir televizyon programında: "Resmi nikâhım ilk evliliğimden olan iki kızıma hediyem..."
Pes.
Böylece aslında çoktan tükenmiş bir evliliği kutsallaştırıyor, o 'tapu'yu çok matah bir şeymiş gibi, bir de ne halta yarayacaksa, o evlilikten olan çocuklarına armağan ediyor!
Bunu yaparken de 30 yıldır ayrılmadığı Necla Nazır'ı harcıyor. Bu müthiş payeden, yüce evraktan mahrum bırakıyor onu. Ne biçim bir beyanat, ne biçim bir kafa... Art niyetli olmadığı muhakkak ama Nazır'ın da, Tuğçe'nin de kendilerini değersiz hissetmelerine yol açacak daha iyi bir formül bulunamazdı herhalde.
Aile içi şiddete dair toplantılar, 'Dayağa Hayır' kampanyaları şunu da göz ardı etmemeli bence: Bazen bir beyanat, bin tokata bedeldir. Ezikliği, fiziksel şiddetin morluğundan daha beter acıtır ve çok daha uzun sürer.