Buz pateni ve sokak kedisi yasağı

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, şehirdeki yaşam kurallarını bir yönetmelikle yeniden belirlemiş. 1987'den beri yürürlükte olan bir 'Belediye Zabıtası Yönetmeliği' varmış; işte o...

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, şehirdeki yaşam kurallarını bir yönetmelikle yeniden belirlemiş. 1987'den beri yürürlükte olan bir 'Belediye Zabıtası Yönetmeliği' varmış; işte o, 'Belediye Emir ve Yasakları Uygulama Yönetmeliği' diye güncellenmiş, onaylandıktan sonra yürürlüğe girecekmiş.
Buna göre yayaların yoğun olduğu yol ve meydanlarda tekerlekli paten, buz pateni ya da kızakla kaymak, kartopu, futbol oynamak ve uçurtma uçurmak yasak olacakmış.
Sondan başlayalım: En son ne zaman 'yayaların yoğun olduğu bir yol ya da meydanda' uçurtma uçuran çocuk gördünüz? Hangi filmde?
Bir şeyin yasaklanması için o şeyin önce yaygın, hadi en azından yapılıyor olması gerekmez mi?
Koca bir kış içinde karın üç kere göstermelik, toptan ziyade ancak misket üretimine yetecek ölçüde yağdığı İstanbul'dan bahsediyoruz, geleceğin de maalesef aksi yönde gelmeyeceğini biliyoruz. Kartopu, ileride olsa olsa buzküpü adlı oyuna dönüşebilir, dipfrizden arakladıkları buz küpleriyle çocuklar kafa göz yarabilir.
Kızak, keza. İstanbul'un neresinde, ne zaman kızakla kayılmış, tarihçilerin alanına giriyor herhalde.
Buz patenine söyleyecek laf bulamıyorum, 'yayaların yoğun olduğu yol ve meydanlarda' buz pateni yapmak da neyin nesi?
'Buzda Dans' yüce misyonlu yarışmamızın gazıyla sanki futbolla birlikte Türkiye'nin 'en' sporu olma yolundaymış gibi rüzgâr estirilen buz pateni için, pardon ama zaten en başta bir buz pisti gerekmiyor mu?
Yani ölse vatandaş buz pateni aşkından, açlığından, hevesinden, nasıl icra edecek ki zaten bu canından öte tuttuğu sporunu, yayaların yoğun olduğu yol ve meydanlarda?..
Geldik tekerlekli patene. Doğru, hiç görmedim diyemem. Geçen bahar bir akşamüstü, bizim Fenerbahçe'yle Caddebostan arası sahil yolunda yürüyüş yapıyoruz. Köpeklerini cilveleştirenler var, çocuklarını emekletenler, suya bakıp arada koklaşan sevgililer, eşofmanlarıyla tempolu yürüyenler, hatta bisiklete binenler, bir de bizim gibi laubali adımlarla aylaklık edenler... Karşıdan bir reklam filmi figürü yaklaşmaya başladı: Uzun boylu, pek endamlı, uzun sarı saçlı, barbi edalı bir kız, biz gariban vatandaşların arasından, tekerlekli patenlerinin üzerinde gururla ve neşeyle kayarak akıyor. Dedim, reklam filmi çekiyorlar zaar. Dibimden geçerken fark ettim ki aa! Melike! Sarıkartal!
Evet, yönetmelik yürürlüğe girerse Melike bir daha bu günahı işleyemeyecek, yayaların yoğun olduğu yol ve meydanlarda tekerlekli patenle kayarak, kent adabına aykırı hareketlerde bulunarak, halkın huzurunu kaçıramayacak. İstanbullular böylelikle tüm dertlerinden kurtulacak. Oh.
Yönetmelikte şöyle bir madde de var:
Ev ya da bahçede veteriner raporu alınmamış hayvan bulundurmak yasak. Yani güzel bir sokak tekiri (ki kedi cinsinin bir numarasıdır nezdimde) uğradı bahçenize, yapmanız gereken ya onu paldır küldür kovmak ya da daha 'medeni' bir hesapla mesela içine zehir katılmış balık köftesiyle ağırlamak. Yaa, hepsi daha yaşanılası bir kent için! İstanbul'u Melike'lerden ve tekirlerden kurtardık mı, yaşadık.

* * * * * * * * * *
Emniyet kemerini kim takıyor?
Trafik diye bir dert, gerçi yok tabii İstanbul'da, trafik kazalarının da şehrimize pek uğradığı görülmemiştir... Üzerine büyük bahis oynanan gece yarısı otomobil yarışları Bağdat kadar uzaktır... Bu araçlardan uçarak savrulan bir tanesinin, geçen sene bizim sokağın başındaki gazete bayiinden alışveriş yapmakta olan 35 yaşındaki bir mühendisi ezerek öldürmesi tamamen şahsi hayal gücümün yoldan çıkmasıdır... Yoksa kentimizde böyle kepazelikler yaşanmaz, dolayısıyla da yasakları update ederken, uçurtma eksenli uçulur.
Bir araştırma şirketinin verilerine göre Türkiye'de sürücülerin yüzde 56.4'ü emniyet kemeri takıyormuş. Araştırmaya katılanların yüzde 14.2'si emniyet kemerini sadece polis gördüğünde taktığını söylemiş, yüzde 29.4 polisi de takmıyormuş.
Geçen gün Levent'ten, yolda beklemekte olan bir taksiye bindim. Yola koyulmamızın akabinde düdük ötmeye başladı. Bizimkinin park etmeye çalışırkenki ciyaklaması gibi, saniyeler geçtikçe volümü arttı, kulağı feci tırmalar oldu. "Bir problem mi var arabada" diye şoföre sordum. "Yok abla" dedi sırıtarak, "Emniyet kemeri, susar bi beş dakka sonra."
O felaket, o çekilmez, o kafamızı belleyen düdüğü kendi de çekiyor, müşteriye de çektiriyor, ne o, şoförlüğünü, erkekliğini kemere sıktırmıyor. Yuh diyoruz nazikçe.