Devlet çocuk yaptırır mı?

Nilüfer'in minik kızını nasıl buluyorsunuz? Peki Nilüfer'in minik bir kız almasını nasıl buluyorsunuz?

Nilüfer'in minik kızını nasıl buluyorsunuz? Peki Nilüfer'in minik bir kız almasını nasıl buluyorsunuz?
İlle de kendim doğuracağım diye tutturanlardan mısınız? Yoksa küçük bir bebeği sahiplenme fikri ya da bir lokma daha büyüklerin, mesela okul masraflarını üstlenme niyeti, size kendinizi iyi hissettiriyor mu?
Kimsenin kimseye, sokaklarda bunca çocuk varken, niye durduk yerde kendiniz çocuk yapıyorsunuz deme hakkı yok tabii. Birçok insandaki yavrulama arzusunu da görmezden gelmenin imkânı yok. Bazen yavrulama deliliği, saplantısı, isterisi olarak da başgösteren arzuyu... Yerine getirilmediği ve tren kaçtığı andan itibaren bazılarında ciddi bir travmaya, baş edilemez bir nevroza dönüşen arzuyu...
Yirmi küsur sene boyunca çocuk sahibi olmak için debelenmek bana saçma geliyor.
İstersin, yaparsın, yapamazsan bir çaresine bakarsın. Ama 22 sene boyunca çareler tükenmez diye diye heba olmak çok da makul gelmiyor. Ama mesele bana öyle ya da böyle gelmesi değil.
Esas 'ilginç' bulduğum, dünkü Radikal'in üçüncü sayfasında yer alan bir haberdi. Çocuk sahibi olmak için yıllarca tedavi gören çiftler örgütlendi. Bunu biliyorduk; www.cocukistiyorum.com siteleriyle daha önce de haber olmuşlardı. Grubun şimdiki hedefi ise tüp bebek masrafının sosyal güvenlik kapsamına alınması.
Yaş ortalamasının 65 civarında seyrettiği bir millet olsak belki...
Ama bizimki gibi genç nüfusun zaten haddinden
fazla olduğu ve sokaklarda selpak falan satarak donduğu bir memlekette, bunu da devletten istemek biraz tuhaf değil mi?
Evlilik nasihatları
Sevgi Gönül'ün Hürriyet Pazar'daki yazısının başlığı, su içerken boğulmama sebep oluyordu.
'Hanımlar, başka bir erkeği garanti etmeden boşanmayın.'
Prenses Margaret'in İngiliz Kraliyet Ailesi'nde ilk boşanan şahsiyet olduğu gibi 'faydalı' bilgilerle başlayan yazı ilerledikçe, nasıl söylesem, ilerliyor!
Kaçıranlara iyiliğim dokunsun diye sıralıyorum:

  • Gelelim üçüncü bir kişinin varlığına... Bu daha ziyade ve normal olarak yakın arkadaşlık-lardan ortaya çıkan bir sorundur. Kimsenin sokakta üçüncü bir insan arayacak hali yok ya! Genç bir çift olarak hiçbir arkadaşınızla içli dışlı yaşamayın.
  • Kocanızın başka bir kadına aşık olduğunu
    anlarsanız katiyen bunu gurur meselesi yapıp boşanmaya kalkarak öbür kadının ekmeğine yağ sürmeyin. Etrafınızda 'Kocanı boşa, boynuz yeme' diye nasihat eden arkadaşlarınıza da sakın ha kanmayın. Şayet boşanacaksanız bile başka bir adamı garanti altına almadan kendi kocanızı terk etmeyin, ortalıkta kalırsınız.
  • Uzun müddet bekâr olan bir adamı evliliğe
    sürüklemeye kalkmayın, zira bekâr kalmış erkekler kendi özgürlüklerine son derece düşkündürler. Ama evlenmiş ve boşanmış bir adamı evliliğe sürüklemek daha kolaydır. Çünkü o zaten cefaya alışmıştır.
    O yemeğe o merdiven; pes
    Yılların Hacı Abdullah'ını bilirsiniz. Ağa Camii'nin sokağında, turşu kavanozları ile akıl çelen, yemekleri ile midenizi, ruhunuzu her yanınızı okşayan bir Beyoğlu klasiğidir.
    Pazar gecesi, kendimizi taa üniversite zamanındaki 'Sinema Günleri'nde sanmış, dokuz buçuktaki 'Kara Dul'dan sonra gece on ikiye de Yılmaz Atadeniz'in iki fantastik filmine bilet almışız. 'Kilink İstanbul'da' ile 'Yılmayan Şeytan'.
    Eve gitmenin sahur vaktini bulacağını tahmin ettiğimiz için, filmlerden önce şöyle sıkı bir operasyona girişelim dedik. Hacı Abdullah'a girip kıtlıktan çıkmış gibi siparişleri verdik.
    Sonra bir anda iştahımız kesildi. Çünkü gözümüz, yine o yeni merdivene takıldı.
    Hacı Abdullah bir süre önce yenilendi, üste bir kat daha açıldı. Yukarı çıkmak için de, haliyle bir merdiven kuruldu.
    Şimdi buranın ezelden beri son derece klasik, eski, demode bir dekorasyonu vardır. Ama insanın gözüne batmaz. Tam tersi, o yumuşak ihtişamıyla eski paşa dede evindeymişiniz gibi rahatlatıcı bir ruh hali yaratır. Raflarda turşular, duvarlarda karpuzlar, narlar...
    Yemek seçeneği olarak da, patlıcanlı incik, elbasan tava, Manisa kebabı falan tabii, yani fırfırlı ördek dudağı nevinden süslü ya da üzerine limon damlatılmış brokoli gibi ruhsuz şeyler değil.
    Lakin o merdiven... Yani lokantanın ruhuyla bu kadar mı çelişir?
    Çelik, steril, soğuk tırabzanlar. Keskin, sivri çizgiler. Salona hâkim olan renklerin, ahşabın, narların sıcaklığına karşılık, metalin buz gibi soğukluğu... Değil yılların lokantasına, hiçbir lokantaya yakışmayacak, ancak endüstriyel mutfaklara layık bir işlevsellik.
    Neyse, yemeklerde her zamanki gibi hiçbir sorun yok. Elbasan tavanın içindeki didiklenmiş etlerle oynamak varken, bir merdiven için insanın kendini didiklemesinin de âlemi yok.