Ecevit gider de, biz gitmez miyiz?

Tamam, Allah kimseyi düşürmesin ama hastane var, hastane var. Bazılarına seve seve düşülebilir.

Tamam, Allah kimseyi düşürmesin ama hastane var, hastane var. Bazılarına seve seve düşülebilir.
Hem Başbakan' ın bile hastaneye yattığı bu dönemde siz, biz, hayatımızda Rahşan hanım gibi bir süper karakter olmayanlar için zor olmayan bir aktivite.
Yakın tarihte iki hastane turumuz oldu. Birincisi Bodrum tatili sırasındaydı. Yine mi anı yazısı diyeceksiniz ama memleketin gündemi bu yönde, ben ne yapayım.
Özel Bodrum Hastanesi, o kadar sevimli/ufak fakat insanı boyu mu işlevi mi diye düşündüren/her türlü son model alet edevata sahip/temiz bir hastane ki, Bodrum'un diğer iki hastanesi içinde hemen 'Bu!' diyorsunuz.
Tatil sırasında buradan acayip memnun kalmış,
sonra kanser ameliyatı için taa ABD'den kalkıp gelmiş bir Amerikalı'nın hikâyesini anlattılar. "Oooo, bütün hemşireler bikinili mi?" diye hemen sulandırdı bizimkiler mevzuu ama ben adamcağızın hislerini hiç de yabancı bulmadım. İnsana huzur veren kaç hastane biliyorsunuz?
Geçen haftaki kotamızı da İstanbul'daki Acıbadem Hastanesi ile doldurduk. Burası da amonyak yerine parfüm kokan gayet pırıl ve düzgün bir hastane. Medyaya da Uğur Dündar'ın
ikizleriyle ilk tanıştığı yer olarak yansıdı hatırlarsanız.
Acıbadem Hastanesi'nde Türkiye'nin tüm değerlerine, ilişkilerine falan ışık tutan bir kaynak eser keşfettik. Kocaman bir hatıra defteri. Bunu muhtemelen 'Sayın doktor Şinasi beye en derin şükranlarımızla... Tüm hastane personeline teşekkürü borç biliriz' tipi minnet bildirimi
için koymuşlar ama bizim millet işi acayip sulandırmış.
Her üç sayfada bir 'En büyük Cimbom', Yaşaaaa
Fener Bahçeeeee' sloganları, inanılmaz aşk mektupları, pop art meraklılarının başını döndürecek bol kalpli sanat eserleri, dudak uçuklatacak aile içi bağları, yeni isimler antolojisi, akıl almaz bir Türkçe...
Acıbadem Hastanesi'nin hatıra defterini okuyan bir toplumbilimci, sıkı bir makale kaleme alabilir, öyle söyleyeyim.
Sözlerin kifayetsiz kaldığı adam
İnsanın beğenisi zaman içinde değişir. Bir arkadaşım yıllar sonra Peyami Safa okumaya başladı, hayran oldu. Ben, otuza yakın yılımı beyhude geçirmişim, işkembe çorbası içmeden. Sonra doğru yolu buldum.
Lise yıllarımda sevdiğim, hâlâ da aynı derecede sevdiğim, bir tek annemle babam var galiba. Bir de Mazhar Alanson.
Mefaret Aktaş, 'Ele Güne Karşı' için
"Konuştuğumuz dilde yapılmış en iyi pop albümü" demiş. Ve altına imza atacağım bir giriş yazmış cumartesi günkü söyleşisine. Mehmet Tez de benzer şeyler anlattı. Benim de röportaja gitmekten en çekineceğim adamlardan biridir Alanson. Tarifsiz bir hayranlık ve paranoya.
MFÖ'nün yıllardır kalbimizde işgal ettiği yer hiç küçülmedi. Her bir şarkı sözünün her
bir satırının hayatımızın bir tarafına değmesi herhalde tesadüf değil. Ben üçünü de çok severim şahsen. Fuat Güner'deki babacanlık, Özkan Uğur'un o şahane ötmeleri... Ama "Söylediğim sözler felsefe sanıldı, âşığım dedim neşter yarasıydı" dese de Mazhar Alanson' daki o bilgelik, halden anlarlık, fazla da kasmama hali başka tabii...
Ne desem boş.
Şimdi ilk solo albümü çıktı: 'Türk Lokumuyla Tatlı Rüyalar'. Kayıtsız kalmak mümkün olabilir mi? HÂŞÂ.
'In'lere tepki
Bazı mekânların demirbaşı gibi yaşayan tipler var.
Üç beş 'in' yerde yoklama alınsa haftanın yedi günü; bunlarda devamsızlık sıfır.
Bir yandan gülünç, bir yandan da takdire şayan bir durum.
Başka hiçbir iş yapmadıklarını varsayın, ki çoğu yapmıyor zaten, sadece 'high profile' imajını takınıp buralarda boy göstermek bile başlı başına bir 'iş'. Düşünse-nize, ne kadar meşakkatli.
Bu 'in' halleri dışarıdan izlemek bile insanda ülser başlangıcımsı bir şey yaratıyor. Hesap 45 dakikadan önce gelmese
de, denizini hiçbir Deniz Temiz aracı temizleyemese de, siz azimle A. kahvesine gitmelisiniz. Balığı beş para etmeyen, kızartmaları bir litre yağın içinde yüzen ve yıllardır şehrimizin en 'küçük' semtindeki şahane konumunun saltanatını süren
Y.G balıkçısında oturmalısınız. A.B.'nin, pek yakında Ortaköy'e varacak olan kuyruğunun
dibine takılmalısınız. Ki trend takibinde eksik kalmayasınız.
Bunlar insanda kendi 'anti' listesini yapma ihtiyacı doğuruyor. Anadoluhisarı'nda, İnönü'nün yalısının yanındaki kafe mesela; sabah kahvaltısı gayet iyi.
Sonra iki adım ileride, Göksu deresinin oradaki salaş lokanta Hüseyin Bey. Piyasadan uzakta sakin bir yer arıyorduk, tesadüfen girdik. Sanki İstanbul'da değil de, Marmaris'in sakin bir köyündeymişiz gibiydi. Motel, pansiyon hatta ev.
Yediklerimiz de anne/hala/ babaanne mamulü gibiydi. Bizim evde mesela eskiden patates, köfte, balık falan kızartıldığında fazla yağını alsın diye peçetenin üstüne çıkartılırdı. Burada da balıklar, tabakta peçetelerin üstüne dizilmiş geldi. Bayıldım.
Bir de gündemin dışından kitap önereyim: Turan Aziz Beler'in 'Beyoğlu Piliçleri'.
1946 basımı romanda, o dönem kadınları ve ilişkilerine ilişkin nefis ayrıntılar var. Beler, patırtılı 'Türedi Ailesi'nin de yazarı aynı zamanda. 'En çok okunanlar' ve 'yeni çıkanlar' listelerinin dışına çıkabilenlere hararetle tavsiye ederim.