En hızlı skandal

Evliliğin şu şu şu yıllarının tehlikeli olduğuna ilişkin efsaneler vardır. Boşanmaların en çok bilmem kaçıncı senelere denk geldiği hesaplanır.

Evliliğin şu şu şu yıllarının tehlikeli olduğuna ilişkin efsaneler vardır. Boşanmaların en çok bilmem kaçıncı senelere denk geldiği hesaplanır. Tanışmış ve küt diye evlenmişseniz, hesap kitap daha kolaydır. Ama çeyrek asırlık beraberlikten sonra resmiyet kazanmışsa ilişkiniz, seneleri neye göre dizeceğinizi bilemezsiniz.
Yine de evlendikten sonraki ilk haftayı en azından, tehlikesiz geçireceğinizi düşünürsünüz. Avşar-Çilingiroğlu müessesesi bile kör topal beş yıl gitmiştir, gitmektedir.
Şunun şurasında bir hafta nedir? Bu daha ilk Dubai seferidir.
Fakat işte, Arzu-Tamer Karadağlı çiftinin karabulutları ziyadesiyle hızlı çıktı. Onların Dubai uçağından inmesiyle beraber, hop çöktü.
Yazılanların yalancısıyız; evliliğe giden 8 senelik bir ilişkinin yanında, evliliğe gidemeyen bir de 6 senelik ilişki varmış. Ba ba ba ba ba!
Tamer Karadağlı, 6 yıldır tanıştığı sunucu Didem Tolunay ile de, bilmiyoruz artık miktarını, ama bir miktar yakınmış. Evlenmeden birkaç gece önce de bir yakınlık tazelemesine gidilmiş. "Bütün sorun Medeni Kanun'da" dedi bir arkadaşım (Erkek, 38, evli); "Bak bunca sene gül gibi geçinip gitmişler."
Karadağlı da şöyle şahane bir cümle kurdu: "Gencim, yakışıklıyım. Öncesi geçmişte kalmıştır. Özel hayatımdaki milat, evliliğimle başlamıştır."
1. Doğru, yakışıklı sayılır. Ama keşke biz söyleseydik.
2. 25'i geçmiş birinin 'gencim' demesi biraz komik oluyor.
3. Milat, güzel bir kelime. Ama sekiz senelik bir ilişki, tarihiyle vardır. Demek istiyorum ki, hadi bakalım, sil silebilirsen.
4. Geçen haftaki 'Taş fırın gelininin gururu' yazısını yolladıktan sonra seyrettiğim magazin programları bende 'Az yazmışım' hissi uyandırdı.
5. O yazıdan sonra gelen birkaç 'Pis kıskanç, n'olucak' mail'ine
de bu vesileyle cevap yetiştireyim: Böyle 'Gencim, yakışıklıyım'
diyen erkekler bünyede hazımsızlık yapıyor.
Özürlü kotası
Dün Murat Yetkin'in köşesinde 'Bir medya kazası' başlıklı küçük bir kırmızı kutucuk vardı. Chirac-Schröder görüşmesinden önce Abdullah Gül ile konuşan Alman Büyükelçisi Rudolf Schmidt, çıktıktan sonra Başbakanlığın önünde bekleşen muhabirlere yönelmiş. Almanca bilen nasıl olsa yoktur diye, İngilizce konuşarak içeride olup biten hakkında bilgi vermiş. Belki soru soran olur diye birkaç saniye beklemiş, sonra gitmiş. Tek soru sorulmamış. Zaten Alman Büyükelçisi'nin ne dediğini anlayan da olmamış. Çünkü Başbakanlık muhabirleri arasında İngilizce bilen bir tek kişi yokmuş!
Bayıldım! Bir zamanlar çalıştığım, hani nasıl derler Türkiye'nin en büyük ilk üç gazetesinden birinin yazıişlerinde İngilizce bilen arkadaş olmadığını öğrenmiş, dumur olmuştum. Demek ki geçen yıllar içinde değişen pek bir şey yok.
Bu benim hakikaten aklımın almadığı bir şey. Vay, benim kapıcım nasıl Latince bilmez diye uçacak değilim ama yani bizim işte İngilizce bilmemek bana Ortam'ın photoshop'ta yaptığı ağzının yerinde de gözü olan, kulağının içinden burnu çıkan figürler kadar tuhaf geliyor.
İngilizce bilmeyen gazetecinin ancak özürlü kotasından işe alınabileceğini düşünüyorum.
Çok mu krem şantiyim? Hayır efendim, değilim. İlle de kolejlerde okumuş olmanız gerekmiyor. Bin bir yerde zorla öğretip, üstüne bir de paslanmaz çelik tencere, yapışmaz teflon tava filan veriyorlar neredeyse.
'Yasemin'in akademik analizi'
Bizim gazetede Hakan Gülseven'in hazırladığı bir yazı dizisi çıkıyordu bir haftadır: 'Maraba Televole'. Son gününde (cumartesi) ODTÜ Sosyoloji Bölümü hocası Adnan Akçay ile yapılmış bir röportaj yer alıyordu. Bir de Yasemin Kozanoğlu'nu 'deşen' bir kısa yazı: 'Yasemin'in akademik analizi'.
Tamamını almak isterim buraya ama yerimiz müsait değil. Bayram gazetelerini kapının önüne koymadıysanız mutlaka dönüp bir bakın.
"Yasemin Kozanoğlu, televolelerin telef ettiği en korunmasız isim. O, bu âlemlerdeki en beceriksiz amatörlerden bile daha çok tökezliyor ve en olmadık durumlara kolayca yuvarlanıveriyor. Çünkü Yasemin buralı değil, bu dünyalı değil. O, bu dünyalıların hiç bilmediği renklerle bezeli bir Boyalı Kuş ve biz onu kirletmeden rahat etmeyeceğiz. Onun, bir kelebek kanadı narinliğindeki estetik büyüsü, terimlerine tümüyle yabancı olduğu dünyamızda, ancak kaba bir tecavüz nesnesi olarak algılanıyor.(...)"
Sayın Hocam, sevgili Hakan, değerli vatandaşlar!
Yani siz şimdi Yasemin Kozanoğlu'nun 'masum' olduğunu mu söylüyorsunuz?
Bu âlemin kurdu olan isimlerle hiç mi teşriki mesaiye girmediğini, bunları hiç mi planlamadığını... Bu toprakların her bir santimetrekaresini avcunun içi gibi bilen, hepimizden daha 'buralı' olan en yakın akrabalarıyla hiç mi durum değerlendirmeleri yapmadığını... Hakikaten bütün
bunların, ambalaj gereği olmadığını mı söylüyorsunuz? Kurgu olmadığını mı düşünüyorsunuz?
Hafızamdan çıkmayan iki 'klip' sahnesi vardır, en iyisi size onları hatırlatayım:
1. Günlerden bir gün, yine onu 'öldürmek' isteyen bir gazeteci ordusuyla karşılaşan Yasemin, çareyi kaçmakta bulur. Şanslı taşıt, bir halk otobüsüdür! Kovalamaca sahnesi nefistir; ben diyeyim Luc Besson, siz deyin Tarantino imzalı bir başyapıt. Ertesi gün, olay bütün gazetelerdedir. Otobüste verdiği pozlar mükemmeldir. Sizce oyuncumuzun halk otobüsüyle kaçma girişimi, naif ruhu üzerine hindistancevizi niyetine serpiştirilmiş popülist kaygılar mıdır?
2. Kozanoğlu, yabancı manken kızlarla beraber bir nevi BBG evi denebilecek bir televizyon programına katılır. Heyhat, kötü kızlar onun kanatlarını zedelemek ister. Bahtsız Yasemin, çok incinmiştir. Çok ağlar. Çok hıçkırır. Ama, 'buralı' olmadığı için olsa gerek; durur durur ve kameranın 'onda' olduğunu anladığı anda, kameranın yerini çözdüğü anda başlar ağlamaya. Kameraya açar parçalanmış kalbini. Ve kızların içinde 'normal' konuşurken, kameraya döker aksanlı kelimelerini...
Yasemin, evet çok güzel bir bebek. Organize bir melek. Sistematik kelebek.