Esma Sultan: Bir çöl adı

İnsana bazen bir deli cesareti geliyor. Halbuki Marianne Faithfull konserinde bir Açıkhava dolusu insan, Türkiye'nin tüm...

İnsana bazen bir deli cesareti geliyor. Halbuki Marianne Faithfull konserinde bir Açıkhava dolusu insan, Türkiye'nin tüm barajlarını dolduracak kadar su kaybetmiş olduğumuzdan, ertesi akşamı kesinlikle evde,
artık duruma göre klima/vantilatör/ Çin işi Japon işi yelpaze karşısında, ayaklarımızı buz dolu leğene yatırarak geçirmeliydik. Ama işte deli cesareti.
Ben böyle dehşet verici biçimde bu ayki maaşımın tamamını birkaç çift terlik ve epey çift caz festivali biletine yatırdığım için, salı gecesi de en topuklu terliklerimden birinin üstüne binip Esma Sultan'daki Salsa Gecesi'ne gitmek durumu hasıl oldu.
Açıkçası gitmek için en ölüp bittiğim konser değildi. Öyle engin bir salsa kültürüm yoktur. Fakat Oscar D'Leon'un milleti acayip coşturduğu söyleniyordu. Geçen seneki festivalde müthiş bir konser vermişti. Sahnesi çok iyiydi.
Bir de en köylü halimle itiraf etmek zorundayım ki konser mesela Lütfi Kırdar'da olsa, gitmeyebilirdim! Esma Sultan'dan çok hoşlanıyorum. Şahane Boğaz manzarası. Şıp şıp su. Püfür püfür rüzgâr (wishfull thinking). Kulağıma tatlı sözler fısıldayan bir adam (wishfull thinking'in Allahı). Demek istiyorum ki böyle bir sevgi şefkat açlığı eşliğinde hamle etmiş olabilirim biletlere.
Şimdi bir önceki geceyle kıyaslamanın imkânı yok tabii. Ama Marianne Faithfull'u da hayatta kaç 'şey'le kıyaslayabilirsiniz, onu da bilmem. Benzer kaç karakter tanıyorsunuz, onunkinin uvertürü olabilecek kaç hayat hikâyesi dinlediniz? Bu kadar güçlü ve bu kadar zarif olunabilir mi? Bu kadar sıcak bir serinlik abidesi bulunabilir mi? İnsan artık cool kelimesini başka yerde kullanmaktan utanabilir mi? Vesaire.
Tabii Marianne Faithfull hakkında ne desem boş. Hem üstünden günler geçti hem de yani öpmedim, öpülmedim! (Tuğrul Eryılmaz'a not: 5 yıl önce falan, bir kulüpte Jarvis Cocker'ın dirseği göğsüme değmişti. Sayılmaz mı?)
Yine dağılmakta yazı. Venezüellalı Oscar D'Leon hakikaten şenlikliydi. İnsanları gaza getirmeyi biliyordu. Esma Sultan Yalısı da, kapı tarafındaki çimenlerin üstünden, sahne arkasındaki deniz kenarına kadar zaten gaza gelmek üzere gelmiş insanlarla doluydu. Fakat bir kısmı geldi, bir kısmı gelemedi. Çünkü yine o akıl almaz şey oldu.
Cake konserinde nasıl bira firmasının düzenlediği bir modern rock festivali olmasına rağmen içilebilecek soğuk bira bulamadıysak, burada da benzer bir keder bizi bekliyordu. Bir yudum içki almak için uzayan kuyruk, peşine takılınamayacak uzunluktaydı. Birkaç yere daha içki/su masası koymak kimsenin aklına gelmemişti. O tahammül edilmez sıcak ve nem birlikteliğinde
insanların herhalde serumla geleceğini düşünmüşlerdi.
Tamam, Oscar D'Leon ne kadar döktürse de yanımdaki adamın gözleri nefesini tutmuş
'Broken English' ve elini yumruk yapmış
'Working Class Hero' dinlerkenki kıvamda parlamayacaktı. Ama o müzikle gayet şenlikli bir parti havası yaratılabilirdi. İçerdik.
Dans ederdik. Eğlenirdik. Denize karşı tekrar içerdik. En aşağı beşer şişe bira/ kadeh şarap vaat ediyorum size.
Ama hayır. Bu sefer de The Marmara, Esma Sultan Yalısı bizim paramızı almak istemiyordu. Biz içelim/mutlu olalım, siz para kazanın/olun diyorduk, ne lüzum var diyorlardı!
The Marmara'ları çok severim. Hayatımızın çoğu buluşması Taksim'dekinde gerçekleşmiştir. Salataları, kupları, her an herkesle karşılaşma imkânı şahanedir. Suadiye'deki Cafe Marmara eve yakın olması itibarıyla sık sık uğranılan bir yerdir; bahçesi ferahtır. Bodrum'dakine geçen yaz gitmiştik; dekorasyonu da servisi de rüya gibiydi. Üç günün sonunda kendimi prenses zannetmeye başlamıştım. Ama salı gecesi
Esma Sultan bizi ağlattı. İnsanın saçını düzelttiğinde 250 adet mekik çekmiş kadar bitkin düştüğü o havada tahammül sınırlarımızı ölçtü. Büyük bir sınavdı. Ama yani ne lüzum vardı?
Konseri bitiremeden çıkmak zorunda kaldık. Çünkü artık sinirler geriliyor, muhabbet
'Bir Aşk Söyleminden Parçalar'dan ziyade gecikmiş faturalar için fırçalar kıvamına geliyordu. Ruhumuzu teslim etmeden az önce kendimizi Safran'a attık. O şahane manzaraya karşı oruç bozduk. Hayatımda hiçbir yudumdan bu kadar zevk aldığımı hatırlamıyorum.
Beyin programlama haftası
'Çocukluğumun yazları bana hep sıcaktan yumuşamış asfalt kaldırımlarla çıkageliyor. Cihangir'deymişiz, parka çıkacakmışım, asfalt pof pof! yumuşayıvermiş. Herhalde temmuz günleriydi' diye anlatıyor. Selim İleri 'Yıldızlar Altında İstanbul'da.
Tam tatil planları arifesinde Antalya çevresinde gerçekten birtakım asfaltların eridiğini okudum dünkü gazeteden. Yola çıkmadan İstanbul'daki bütün tanıdıklarla helalleşmeyi düşünüyorum. Zira termometreler 50'ye kadar çıkmış. Yüzde 95'lik rekor nem sayesinde de sıcaklık olduğunun 10-15 derece üstünde hissediliyormuş. Cehennemde cayır cayır yanma pratiği yani bir nevi.
Şimdi efendim, benim çok da ilgimi çeken bir hadise değil ama Deniz Alphan, Murat Çelikkan gibi isimlerin tecrübelerini öğrenince kulak kabarttım. Önümüzdeki hafta
22-28 Temmuz tarihlerinde Sultanahmet'teki Armada Otel'de bir seminer var: NLP Kişisel Gelişim Semineri.
'Beynimizi Programlama Sanatı' diyorlar,
'Beyni tarafından yönetilen insan olma, beynini yönet' diye iddialı konuşuyorlar. Uçak korkusundan tutun da, ilişki kalitesini artırmaya kadar birçok açıdan faydasını görenler var. Hayatın engebeleriyle daha rahat başa çıkmayı öğreniyorsunuz.
Sıcakla baş etmekte de faydası olur mu acaba?
Mesela ben beynimi mutfak dolaplarından aldığımda bulaşık makinesinden taze çıkmış gibi el yakan tabak bardakların kesinlikle soğuk olduğuna inandırabilir miyim? Bak, elim üşüdü.