Haftanın tortusu

SÜHEYL 'BATUM'A İNGİLİZ AKSANI: Esprinin, benzetmenin, laf sokmanın şekli, insanın çapını çok şahane belli eden bir şey. Zekâsını, bilgisini, görgüsünü, düzeyini, derinliğini apaçık ortaya koyan...

* SÜHEYL ‘BATUM’A İNGİLİZ AKSANI: Esprinin, benzetmenin, laf sokmanın şekli, insanın çapını çok şahane belli eden bir şey. Zekâsını, bilgisini, görgüsünü, düzeyini, derinliğini apaçık ortaya koyan... Gözlüklü birine ‘dörtgöz’ de denir tabii, demişizdir, ama en fazla ilkokulda. Sezen Aksu’ya Sazan Aksu diyene bakıyoruz, tek haneli yaşları geride bırakalı çok olmuş. Onu aslında tam da kendini düşürdüğü bu yerde bırakmalı ama akla düşüyor bir kere. Ya onun fikirlerini kötü, saçma, gülünç bulan birileri de soyadından yola çıkarak ona ‘Bottom’ derse, Amerikan değil de İngiliz aksanıyla.
Hatta Avustralya aksanıyla... Sesli sözlüğe verin bakın, dinleyin. Avustralyalılar ‘Bottom’a nasıl da ‘Batum’ diyor. Ben demiyorum, haşa, Avustralyalılar diyor. Hayır, ya bizden birileri de onları örnek alırsa, ya bu hitap tarzı çığ gibi büyürse...  

* BİR EHLİYET UĞRUNA YA RAB: Akrabalık bağları bazısının adının önünde sabit bir tamlama gibi ilelebet kalıyor. “Hülya Koçyiğit’in torunu” Neslişah Alkoçlar acaba en çok hangisine üzüldü? A) Ehliyeti bu defa da alamadığına mı? B) Çarptırıldığı cezaya mı?
C) Bu işin ortaya çıkmasına mı? Doğru cevap büyük ihtimalle ‘A’ şıkkı. Zira 1 yıl 8 ay hapis cezası neticesinde elbette ki hapse girmeyecek ve de Şırnak’taki bir sürücü kursuna kayıt yaptırıp ehliyet sınavına kendi yerine orada yaşayan bir kadını sokması tabii ki sırf kendi kararı ve uygulaması olamaz. Dahası avukatının, herkesin hayatta ‘basit hatalar’ yapabileceğini söylemesi de ferahlatıcı olsa gerek! ‘Basit hata’nın da gömleğin düğmesini yanlış iliklemekten, yemeğe iki kere tuz atmaktan çıkıp, Şırnak’tan kadın tutup
ehliyet sınavına sokmaya terfi etmesini de yazalım bir kenara, işimize yarayabilir. 

* 2010 YAZINDA NEREDEYDİN: ‘Kennedy öldürüldüğünde neredeydin?’in, ‘11 Eylül’de ikiz kuleler yıkıldığında neredeydin?’in bizdeki versiyonu genellikle darbeler olurdu şimdiye kadar. 27 Mayıs’ta neredeydin? 12 Eylül’de neredeydin?.. Bu yaz itibarıyla bunlara bir tane daha eklendi. Yıllar sonra hatırlanacak, o döneme dair kişisel hatıralar çarpıştırılacak bir mühim kalıbımız daha var artık: 2010 yazında neredeydin?!
Ne yazmış ama. Önce yağmuru, fırtınası, kasveti ve gelememesiyle... Sonra korkunç sıcağı ve feci nemiyle yarattığı sauna atmosferiyle... 40 yıl sonraki hasbıhale bile rahat madde olur... 

* TEMMUZ-AĞUSTOSTA NEREDE TATİL YAPILIR: Sözde tatildeyiz. 24 saatlik günün dünkü neti sabah 9’a doğru alınan 40 dakikalık deniz banyosuydu. Öğlenleyin akıl almaz, nefes alınmaz bir sıcak bastırıyor. Üstüne binen yoğun pusla deniz, kıpırtısız, ürkütücü, sevimsiz, sıcak bir göle dönüşüyor, ki Kuzey Ege’deyiz, Akdeniz’de değil. Öğleden sonraysa kasırga. Öyle sersemletici bir fırtına ki, hiçbir şey zaptedilmiyor, insanda kafa kalmıyor, daha demin fazla durgun olduğu için asap bozan deniz, köpürüp canavarlaşıyor.
Hava bu minvaldedir de, hep geldiğimiz yer diye ortam tanıdıktır, neşemizi buluruz.
Hayır! Evet, daha önce defalarca geldiğimiz bir küçük otel, ama ya haziranda ya eylülde gelmişiz, dolayısıyla kompozisyon bambaşka. Temmuz sonu-ağustos başı tatile çıkmak, aynen şehirde cumartesi geceleri dışarı çıkmak gibi. Kalabalık fazla, hizmet kötü, olay zevkten ziyade eziyete dönüşebiliyor.

* EN İYİ REFAKATÇİ TARKAN: Ege’ye arabayla gelmek demek, yol boyu en az bir albümle de sıkı fıkı olmak demek. O albümün de tercihen Türkçe, kesinlikle oynak, belki normal şartlarda dinlemeyebileceğiniz, şehir merkezinde bağırtmayacağınız türden, biraz hani o ‘guilty pleasure’ cinsinden olması demek. Tarkan’ın ‘Adımı Kalbine Yaz’ı tam da bu işte: Cuk. ‘Acımayacak’ ve ‘Öp’ü özellikle sevdiğimi ekleyeyim.  

* TÜRK AŞÇILARI PAKETLEYİP UZAKDOĞU’YA STAJA MI YOLLAMALI: Osmanlı-Türk mutfağının envaiçeşit numarasını yapabiliyorken nasıl olup da en basit şeyde çuvallıyorlar? Patates kızartmak bu kadar mı zor? Patlıcanlar neden yağda yüzüyor? Kalamarından sigara böreğine, dert aynı: Kızartılan her şey haddinden fazla yağ çekiyor. İstanbul’da genellikle aynı ve de düzgün meyhanelere gidildiğinden böyle bir şikâyet olmuyor, ama tatillerde hep akla şöyle bir proje geliyor:
Ören yerlerindeki bütün aşçıları toplayıp Uzakdoğu’ya staja göndersek... Çin ve Tayland mutfağının ‘kızgın yağa bir sok çıkar’ tekniğini yerinde öğrenseler... 

* YOL KAHVALTISI: İlkinde tesadüfen durulan, ikincisinde ‘Buranın yumurtası şahaneydi’ diye bilinçli girilen bir yol üstü lokantası: Sepetçioğlu. İstanbul’daki düzgün yerlerle yarışabilecek kahvaltı veriyorlar fakat esas numara yumurtada. Bu kadar hem koyu turuncu renkte hem de süper lezzette, tam da yumurta gibi yumurtayla sık karşılaşmak maalesef mümkün olmuyor. Üstelik beyaz porselen sahanlarda ve ‘göz’leri asla bozmadan yapabiliyorlar! Sepetçioğlu’nun kolonyalı mendilinin üstünde “Yalova-Bursa Yolu 6 km. Yalova” yazıyor. Yol düşsün.