Halkım beni korkutuyor

Güne geç kalmış bir özürle başlayalım. Kamyon kadar levhaya rağmen kendisine Uludağ muamelesi yaptığım için Ilgaz'dan hakikaten özür dilerim.

Güne geç kalmış bir özürle başlayalım. Kamyon kadar levhaya rağmen kendisine Uludağ muamelesi yaptığım için Ilgaz'dan hakikaten özür dilerim. Evet, geçen hafta BBG kahramanlarının, Uludağ'da bir dağ evinde nasıl da birbirleri için canlarını verirlermiş samimiyeti/sahtekârlığı içinde bir araya geldiklerini yazmıştım.
Pek tabii ki Uludağ değil, Ilgaz.
Ve yine pek tabii ki, birbirleri için canlarını verme yerine, birbirlerinin canlarını alma arzusuyla yanıp tutuştukları ortaya çıktı.
Hakaretler, ithamlar, evden uzaklaşanlar... Birkaç gecedir ev iyice fokurduyor. Hülya'nın sarışın ama aptal olmadığını söylediği bölümler -Banu Alkanımsı bir platine kaçtığım bugünlerde- (biliyorum, Radikal okurlarına çok ters!) kabul edilebilirdi ama o 'Anlatırsam memleketten kaçar' ifadeleri... Hülya deliliğin arifesinde bir kadın portresi çiziyor; daha derinlemesine bir analizi hak ettiğini düşünüyorum.
Bir de... Ne yalan söyleyeyim, milletteki Edi sevdasının ilk parti kahramanlarını ezip yutacağını, çınnnnnn diye eko yapan tatlı çocuk Melih ve bilmiş/ermiş filozof/guru Eray'ın tarihten silineceğini düşünmüştüm.
Heyhat çok feci yanılmışım.
Silinen Edi oldu. Ilgaz'daki Edi nasıl da törpülenmişti. Olay çıkarmak bir yana, arabulucu olmuş, Ali'leşmişti.
Hayatı daha da sindirmiş ruh haliyle Eray'ın ise, dehşet içinde fark ettik ki halkımın başının üstünde yeri vardı. Bıyığını atınca yüzüne gelen o 'Eyvah, her şeyi yapabilir' ifadesiyle, belli ki izleyicilerin karanlıklarında bir şeylere tekabül ediyordu.
Kimsenin kazanacağı arabada değil gözümüz. Sadece arabayı Eray'a kazandıracak oy sahipleriyle aynı memlekette yaşıyor olmak, gelecekteki mutlu günlere olan inancımızı zedeliyor.
Bilet karambolü
Büyük ikramiyenin doğurduğu büyük karambolü izlediniz mi? Emir Meydancı, bir kendisine, bir de arkadaşına iki piyango bileti alır. 'Kuş'un arkadaşının biletine vurmasıyla
da kıyamet kopar. Mehmet Oran (the şanslı) -hiç böyle bir mecburiyeti yokken- 100 milyarını hediye eder Meydancı'ya. Lakin Meydancı ve aç gözleri, biletin parasını verdikleri için ödülün de yarısında hak iddia ederler. Sonra da ölümle tehdit fazına girerler.
Bu hikâye 'Böyle bir durum karşısında hangi arkadaş ne tip davranışlar sergiler' nevinden beyin fırtınalarını da beraberinde getirdi. Bazı şahsiyetlerin ödülde hak iddia etmeleri için, biletin parasını vermiş olmalarının gerekmeyeceği konuşuldu! Yani faydalı oldu.
Bu arada şanslı vatandaş Mehmet Oran,
'Bugüne kadar kimse benim yüzüme bakmadı, bundan sonra ben bakmayacağım' diye bir nevi hayattan öc alma faaliyetine girişti. Bu yolda ilk adımı da 'imaj değişikliği' ile yaptı. Mavi olan gözlerinin üstüne kahverengi lens taktı ve 'İmajım değişti beni artık tanıyamazlar' diye noktayı koydu.
İmaj tabii, böyle bir şey.
Diğer adı da göz rengi. Ötesi yok. Bundan ibaret.
Meğer doğruymuş
Ne zamandır 'Oğul Odası'na gideceğim. Fakat kısmet değil herhalde, muhtelif sebeplerle mümkün olmuyor. Fatih Özgüven'in film eleştirisini okudum dünkü Radikal'de; filmin afişinin, babayla oğul arasındaki 'flu paylaşma'yı çok güzel anlattığını söylemiş. Oğulun, ancak öldükten sonra gerçeklik kazandığını, 'babanın hayallerinin edilgen taşıyıcısı değil de, kendisi olarak gözlerimizin önünde belirdiğini' anlatmış.
Filmi yine -bir hafta içinde üçüncü defa- kaçırınca, ba-ri dedim, pandis-panya yiyerek kitap okuyayım. (Ne ka-dar demode ve
ama insana huzur veren bir şey pandispanya; Motta'nınki güzel oluyor)
'Erkeklerin Arasında'yı kucağıma alıp yayıldım. (Camille Laurens, Doğan Kitap; bu arada 2000 yılı Femina Ödülü almış.)
"İlk kez onu kollarına aldığında, baba daha önce de baba olmuş, bunun ne olduğunu biliyor.
Ne oldu? diyor anne, içine biraz daha hava çektiği maskenin ardından. Bir kız.
Onun adını ilk kez söylediğinde, bir an tereddüt ediyor. Jean olmasını öngörmüştü, tıpkı kendi babası gibi ve Pierre, kendisi gibi: Jean-Pierre. Bu ölü fikrin ismini değiştirmek, bedeni adlandırmak gerekiyor. Ona Camille adını veriyor. (...)
İşte ikinci kez baba oldu. İki kız babası. Büyüğünün adı Claude. (...)
Bir yıl sonra, baba telefon ediyor. Bir kız oldu. Üç kızı var. Onu görmeye gitmeyecek, bunun ne olduğunu biliyor.
Zor nefes alan bir kız, yüzü mosmor. Ertesi gün ölüyor, baba onu ölü olarak görüyor.
Ona Pierret adını veriyorlar. Baba Pierre'in adını. Üçüncü kez baba olan babanın kızı.
Claude ve Camille nine ve büyükbabalarının evindeler. Babaları onları almaya geliyor. -Claude? Camille?- kızlar geliyorlar. Camille güneşte ellerini sallıyor -baba. Sevmek ne kadar güzel.
-Çocuklarınız var mı?
-Hayır, diyor baba, iki kızım var."
Kız çocukların oğlanlardan daha da eğlenceli bulunduğu bir ailede büyüdüm. Gerçek, çok sonra, bir konsoloslukta çarptı yüzüme. Vize kuyruğunda.
'Kaç çocuğunuz var?' diye sordu memur önümdeki orta yaşlı adama. 'Dört' dedi adam. Tekrar etti memur soruyu. Adam da cevabı.
'Ama burada altı çocuğunuz olduğu yazılı' dedi memur. 'Haaa, öbür ikisi kız' dedi adam.