İçimizdeki Elling

İmaj sorunum olduğu kesin. Uzaktan tanıyanlar, yani tanımayanlar, gayet sosyal bir kokteyl gülü olduğumu düşünebilirler.

İmaj sorunum olduğu kesin. Uzaktan tanıyanlar, yani tanımayanlar, gayet sosyal bir kokteyl gülü olduğumu düşünebilirler. Galiba düşünüyorlar da, çünkü 'Tan tun tin soslu papağan gagası yemek istiyoruz, fakat
garsonun da saçının önünden bir perçem
insin, nereye gidelim sen bilirsin' biçimindeki başvuruların haddi hesabı yok.
Dergilerde çalışmış olmanın getirdiği bir zorunluluk olarak en azından bir dönem
'nerede ne var'ları hatmetmişliğimiz var evet, ama bunun işin değil de huyumun bir gereği olduğunun var sayılması, yani nasıl bir dev yanılgı, anlatamam.
Normal ben, bir tek çok feci örnek vereceğim, anlayasınız diye, Beşiktaş'ta otururken (Biliyorsunuz di mi Beşiktaş Çarşısı'nı? Nefistir; bilmem ne otundan
nesli tükenmiş tornavidaya her şey
bulunur) Fenerbahçe'ye gelip alışveriş
yapıp dönmüş bir zavallıyımdır.
Bir nevi Elling yani. Tabii o benden çok daha 'iyi', çok daha deli. Benim de var çalan telefondan korkmalarım, arada sokağa çıkacağıma evde kırk takla atmalarım ama neticede daha kolay adapte olabiliyorum dış dünyaya. Delilik öyle kolay kazanılabilir bir unvan değil; maalesef daha sıradan ve daha sıkıcıyım.
Film Festivali'nde de gösterilmişti; çok sıcak bir Norveç filmi 'Elling'. Annesinin ölümüyle kendini küçük dolaba hapsetmiş vaziyette bulunan ve bakımevine yerleştirilen
Elling ile hem benzeri hem zıttı olan oda arkadaşının hayata alışma serüvenleri. Bebek gibi sokağa çıkmayı, konuşmayı, iletişim kurmayı öğrenmeleri.
'Beyaz Zenciler'i bir ara çok okunan Ingvar Ambjörnsen'in 'Kan Kardeşler'inden uyarlanmış. Hollywood filmlerinden de, ah büyük anlamlar atfedilen entel filmlerden de sıkılıp araya sıkışanlara tatlı bir teneffüs.
Aç parantez
Ne zamandır iç geçiriyor fakat üç ay sonrasına bilet bulunduğu için daimi bir o zamana kim öle kim kala ruh haliyle erteliyorduk. Sonunda organizasyon gurusu B. olaya el koydu; biletleri haftalar öncesinden
aldı. Evvelki akşam nihayet Beşiktaş Kültür Merkezi'ndeki Cem Yılmaz gösterisine gitmek kısmet oldu.
Cem Yılmaz hakkında 'bak kimsenin de şimdiye kadar aklına gelmedi' dedirtecek ne yazabilirim bilmiyorum. Üç beş esprisini sıkıştırsam buraya, o her zamanki 'kalan espriler daha mı komikti sanki' debelenmesi.
Sadece şöyle bir not geçeyim: Salondaki her bir koltuk doluydu.
50 koltuğun 49'una, kendini 'Biliyorum, gülmekten öleceğim' diye programlayanlar yerleşmişti. Bir de 'Ohooo, ben şimdi ne kusurlar bulurum'cular vardı. 'Seyirciyi aşağılıyor, fazla para pul lafı ediyor, aaaa bu sefer pek belden aşağı gidiyor' diyenler oldu, olabilir, ama Cem Yılmaz çok iyi bir performans sergiliyor. O 8 dakikalık parantezlerinin içinden başarıyla çıkıp cümleye parantez öncesinden devam etmesi insana helal olsun dedirtiyor.
Burun kıvırmadan bir hafıza yoklaması yapın. Şu hayatta iki buçuk saat boyunca sizi daha fazla güldüren kaç adam oldu?
Tartışan Türkiye
Hafta içinin alternatif gündemi iki mevzu etrafında dolaştı:
1. 'Atatürk'ün yatında fuhuş rezaleti' sloganıyla sunulan Savarona partisinin sarışın 'ikram'ları, nedense herkes uyuduktan sonra gelmişti. Seren Serengilgillerin bir numarası Eda Modoğlu'nun yüzlerce kelimeyi bir araya getirip hiçbir anlamlı cümle kurmaması takdire şayandı.
2. Özdemir Erdoğan'ın 'Zeki Müren, Türkiye'de
eşcinselliği özendirdi mi' tartışması da halkı ikiye ayırdı. Tarih bilgimiz bizi Osmanlı'ya, hayat bilgimiz de bir dönemin en nevi şahsına münhasır barlarından 14'ün duvarındaki Zeki Müren fotoğrafına götürdü.
Tartışmalar her zamanki gibi sefil / komik / dehşet verici / şahane / trajik / gülünç / televizyon kırdırıcı / tırnak içinde öğretici özellikler taşıyordu. Reha Muhtar'ın ev sahipliğinde, halkımız beyin fırtınası çıkarıyordu.