İki Bay Vitali

'Vitali', bu arazide yaşayan çoğunluğun tersine, kendimi bildim bileli çok aşinası olduğum bir kelime. Neredeyse Ahmet/Mehmet gibi bana; çok telaffuz edildiğine şahit olduğum bir ad.

'Vitali', bu arazide yaşayan çoğunluğun tersine, kendimi bildim bileli çok aşinası olduğum bir kelime. Neredeyse Ahmet/Mehmet gibi bana; çok telaffuz edildiğine şahit olduğum bir ad. Ve çok da sevdiğim bir ses: Vitali. Melodili. Esprili. Eğlenceli. Ufakken yaptığımız Yahudi taklitlerindeki vurguya, tonlamaya elverişli.
Vitali adında biri, sanki zaten renksiz olamaz. Aptal, kaba, hantal, geri, ruhsuz, sıkıcı, sanki adı icabı, istese de olamaz. Belki çocukluğumda iz bırakan Bay Vitaliler yüzünden; sonuçta isimleri tanıdıklardan ayrı değerlendirmek o kadar kolay değil.
Hafızamın kuytularında dünya kadar Vitali hikâyesi var. Öznenin soyadı bazen Negrin, bazen Hakko.
Büyük ihtimalle tanımadığınız ilk Vitali, Vitali Negrin, 'Mösyö Vitali', 10'lu yaşlarımın ilk yarısının en şenlikli yüzlerinden. Caddebostan'daki evde komşumuz, bizimkilerin en muhabbetli ahbabı. Ufacık, zeki, fırlama, geçmişinden gelen hüznü günlük neşesini hiç bozmayan, hep yüksek enerjili, tatlı, matrak, hiperaktif bir yaşlı adam.
İnsan geçmişini kokular ve tatlar olmadan düşünebilir mi? Tarihimin en unutulmaz, yeri de doldurulmaz tatlarından biri, utanmasam birincisi: Madam Ventura'nın patlıcanlı börekitasları.
Bir ara Nişantaşı'ndaki Mavi yapardı onunkilere en yaklaşabilenleri, kapandı. Geçenlerde Taksim Gezi Pastanesi'nde denedim, gene bir umut: Peyniri patlıcana baskın gelmiş olmakla birlikte, tamam güzel bir lezzet, ama ancak Ventura'nın fırınından çıkanları tatmamış biri için. Yoksa onunkilerle yarışabilenlere, ciddi söylüyorum, daha hiç rastlamadım.
Heyecanlı tavla turnuvaları, biz çocukları da adam yerine koyup takıma aldıkları kâğıt oyunları, hararetli sohbetleri, her seyahat dönüşü getirdikleri hediyeleri, Vitali'lerden Negrin olanı eski bir akraba gibi.
Hakko ise biraderi Albert ile birlikte adını, henüz aile fertleri dışında pek kimseyi tanımadığım tek haneli yaşların ortalarından itibaren babamdan dinlediğim hikâyelerden, öğrendiğim biri. Proje kapsamında bile olmadığım yılların ticaret âleminin en mühim karakterlerinden.
Vitali Hakko'yla yıllar sonra tanıştım. Bundan on küsur sene önce, dergilerde çalıştığım günlerde.
Bir röportaj için Merter'deki fabrikada buluştuk. Seneler bir insanı bu kadar mı tozlandırmaz...
Bay Vitali, olağanüstü nazik, tatlı ve hoşsohbetti. O yaşında (80 küsurlarında olmalıydı o zaman) o kadar zeki, dinamik ve evet pekâlâ söyleyebiliriz bunu: Genç!
O minicik adamın ("O zamanlar, çiğ yumurtanın çocuk sağlığına son derece faydalı olacağı inancı vardı. Ben de her sabah bu yumurtalardan içe içe büyüdüm. Ve on sekiz yaşına geldiğimde boyum 1.56'yı bulmuştu!") nasıl koca bir ufku ve hâlâ hevesi olduğunu, bilinmedik bir şey değil, ama ikinci dakika itibarıyla tekrar görüp sarsılıyordu insan.
Vitali Hakko'nun ardından pek çok yazı yazıldı, kitabından bölümler alıntılandı. Ben artık ne desem fuzuli bir volan, lüzumsuz bir nervür, eğreti bir teyel...
Fakat 'Hayatım Vakko' ortalıkta duruyordu E.A. da yazdığı için, dayanamayıp elime aldım, okudukça hatırladım. Sadece koca bir döneme şahitlikten ibaret değil. Beklenmeyecek kadar da tatlı bir anlatıma sahip. Masal gibi, su gibi, sel gibi akıyor. Bay Vitali'nin pırıltısı, enerjisi apaçık görünüyor. Bir de sense of humour'ı. O yüzden belki, 'bizim' Vitali'yi de anmadan edemedim. Hayatta biri kazanmış, biri kaybetmiş iki tatlı zarif adam. Işıkları, toprakları bol olsun...