Ismarlama Ediz Hun

'Hayatta kimseyi aldatma-dım, kimseyi kırmadım' demiş 1998'de yapılan bir röportajda. Bugüne kadar yaptıklarımdan çok mutluyum, çok tatmin oldum.

'Hayatta kimseyi aldatma-dım, kimseyi kırmadım' demiş 1998'de yapılan bir röportajda. Bugüne kadar yaptıklarımdan çok mutluyum, çok tatmin oldum. İyi, efendi bir insan olarak tanındıysam bu beni mutlu ediyor.'
Sonra da 'Ben çok sevilen bir insanım. Dünya beni tanıyor, bana inanıyor, sevgi ve saygı duyuyor' diyen başka bir narsist aktörün hezeyanlarını referans alıp 'Ben de aynı çizgideyim' buyurmuş! 'Yarın ölecek olsam, geriye dönüp baktığım zaman kendime düşen birtakım mesajları verebilmiş bir insanım.' ('Yeşilçam'da Unutulmayan Yüzler', Mesut Kara, Parantez Yayınları)
Kahramanımız, hafta içinde imajıyla vedalaşan, yerlere dökülen küçük karizma parçacıklarını toplamaya çalışan Ediz Hun. Konu bayatladı gerçi ama bazı okurlardan istek mektupları geldi, hem eski siyah-beyaz fotoğraflar da pek hoş duruyor sayfada!
Rektöre yaptığı kabalığı geçtik diyelim. (Ki bırakın rektörü, bana bile yapsa, bırakın beni, herhangi bir erkek vatandaşa yapsa, gene yenilir yutulur gibi değil. Bir insanı oturduğu yerden kaldırmaya yeltenmek, sonra da üstüne oturarak ezmek, yanlışlıkla ayağına basmak kadar masum bir kaza olmasa gerek.)
Neyse, liderine yakın olma zaafını yedik, Hülya Koçyiğit'e sevgi gösterisini de yuttuk diyelim.
Sadece ekranda gördüğümüz o ilişme sahnesi bile karizmayı un ufak etmeye yeterdi. Ediz Hun, 62 yaşında görmüş geçirmiş bir aktörden ziyade, annesinin kucağında hoplamaya çalışan
8 yaşında bir çocuk gibiydi. Ama işin acı tarafı, sevimli de değildi.
Mağara kaçkını dâhi
Russell Crowe'u da, Kevin Spacey'i de görüp iki çift laf etme imkânı bulmuş bir arkadaşımız, birinin mağarasından yeni çıkmış gibi yabani, gayrimedeni falan, diğerinin ise her kadının ayaklarını yerden
kesecek biçimde yol yordam gurusu olduğunu söylüyor. Hangisi hangisi, anlamışsınızdır.
Benim şahsen özel bir gönül bağım yoktur ama hayatın sırlarını Kevin Spacey'nin kollarında çözebileceğini düşünen çok sayıda kadın var.
Onları bugün vizyona giren 'The Shipping News /Çok Özel Haber'e ya da pek 'kadın filmi' olmasa da 'K-Pax'e yolluyoruz.
Russell Crowe'un ise ne kadar kaba saba, yontulmamış, adabımuaşeret yoksunu bir şahsiyet olduğunu hem onu gören talihli arkadaşımız söylüyor hem de dünya âlem basını yazıyor.
Ama ne kadar iyi oyuncu olduğu da hemen ilave ediliyor.
'Akıl Oyunları'ndaki oyunu tarif edilir gibi değil. Çok ama çok iyi.
Dâhi matematikçi Nash'in yirmilerindeki
'yarma' hali de, şizofren teşhisi konulduktan
sonraki boğazından içeri elektrik süpürgesinin hortumunu sokup tüm enerjisini çekmişsin versiyonu da müthiş. Film, süper şahane bir başyapıt değil belki ama Russell Crowe'un halleri, filmden çıktıktan çok sonra bile gözünüzün önünden gitmiyor.
Bitirmeden dayanamayıp kendimi ateşe atacağım. Birkaç hafta önceki Fatih Özgüven güzellemesinden sonra yazarın kulu, kölesi, paspası olduğumu, gizli gizli gidip çöpünü falan karıştırdığımı düşünenler var. Onları gaza getirmek pahasına, mümkün olsa da Özgüven'in dünkü yazısını hemen buraya copy paste yapsam...
Sarıkız'ı arattılar
Ahır sakinlerinden Sarıkız'a Laetitia Casta muamelesi yapan bir milletin mensubu olarak çok da şaşırmamak lazım belki. Ama eşek ve ineklerin erkeklerimiz üzerinde nasıl tahrik edici bir güçleri olduğunu, yıllardır çıkan üçüncü sayfa haberlerinden kanıksamışız galiba. Uygulamanın köpekli çeşidi ise beni hakikaten çok fena yaptı.
İzmir'de Sokak Hayvanlarını Kurtarma ve Yaşatma Derneği'nin yaptırdığı barınaktaki 6 köpek tecavüze uğramış. Yani birtakım
'insanlar' barınağa girip köpeklere tecavüz etmişler. Üç köpek ölmüş, üç köpek ise ameliyat edilerek toparlanmaya çalışılıyormuş.
Nasıl bir ruh hasarıdır insana bunu yaptıran, nasıl bir zavallılıktır, anlamak mümkün değil. Acaba bir yerlerden 'doggie style' diye bir şey duymuş ve pozisyonu ilk elden denemek istemiş olabilirler mi diye mevzuun ağırlığını dağıtmaya çalışacağım ama içim kaldırmıyor. Bunun yanında Sarıkız vakaları bile makul, mantıklı geliyor!
Farfur, uskurlaç, sarığıburma...
Yemeğe olan ilgimi cinsel problemlerime bağlayan bazı 'incelikli' mail'ler geliyor.
Ekmek kelimesini cümle içinde kullandığımda bile, yediğini içtiğini anlatarak sınıf yapmaya çalışan bir ufak burjuva olmakla suçlanıyorum.
Halbuki bu iş sevgiliyle kavga edip televizyon karşısında on paket cips tüketmekle aynı şey değil.
Mesela niye muhallebi tipi tatlılar bitti de, cheese cake sevdası baş gösterdi; çok daha lezzetli olduğu için mi? Peki Ortaköy'deki Neşe'nin kuru fasulyesinin sırrı ne?
Bilmiyorsanız, belli ki Hülya Ekşigil'in
'Lezzet Yolu'nu kaçırmışsınız. Ben de kaçırmıştım; çarşamba gecesi maçtan sonra tekrarını izledim.
Sonra da çalışma odasına girdiğimde bir mucizeyle karşılaştım. Alındığı gün evin içinde kaybolan Esin Eden'in 'Annemin Yemek Defteri', kütüphanenin başköşesinde duruyordu. Oturup roman okur gibi yemek tarifi okudum. Mangır çorbası, selanik yumurtası, biber taratoru, farfur, uskurlaç, kefenli börek, kestane pidesi, harp zamanı baklavası...
Artık ayrılmalıyız. Çünkü hazırlanıp cennete gideceğim. Divan'da 'Antep Yemekleri Haftası'
düzenleniyor. Sarığıburma ve arkadaşlarını test edip geleceğim!