Kadın yazarın yükümlülükleri

Hayatta bazı yükümlülükleriniz vardır. Vergi verirsiniz, dişlerinizi fırçalarsınız, işe gidince günaydın dersiniz, bayramda aile ziyareti yaparsınız.

Hayatta bazı yükümlülükleriniz vardır. Vergi verirsiniz, dişlerinizi fırçalarsınız, işe gidince günaydın dersiniz, bayramda aile ziyareti yaparsınız. Devlete/millete/eşe/dosta/aileye/işverene/kendinize karşı sorumluluklarınız vardır. Bazen ezilir, büzülür, boğulursunuz bunların altında. Ama mecbursunuzdur. İşinizin gücünüzün, varlığınızın tanımı gibidirler.
Bir annenin başlıca sorumlulukları arasında nasıl Zehra'sını babasız büyütmemek için her türlü fedakârlığa göğüs germek, bir 'marka'nın sorumlulukları arasında nasıl ebediyen, her koşulda, markasını marka yapan faktörlerden ödün vermemek filan varsa, bir kadın köşe yazarının da en başlıca görevlerinden biri, Hülya Avşar-Kaya Çilingiroğlu gelişmeleri üzerine kalem raksettirmektir.
Bir haftadır 'Ne yazsam' diye mırladığım her dakika yanımda her kim varsa, 'E Hülya ile Kaya'yı yazsana' diyor. Ekonomi ve siyaset yazmayan bir kadın gazetecisin ve bu konuda fikir beyan etmemişsin. Aaaa, o zaman sen maaşını hak etmemişsin!
'Yazılacak küçük bir pırtık kalmış mıdır' suali yakama yapışmış vaziyette evvelki akşam Reyhan 'The Q'nun sevgilisi Ramiz'i bile izledim valla. Ramiz komik bir kardeşimiz. Bu 'komikler' kategorisinde kalbimizde apayrı bir yeri olan Ozan Kaçmaz'ın (Seren Serengil'in eski zevci) kankasıymış zaten!
Benim anlamadığım, onca mıncık makarnaya 'Aaa ne alakası var' diyen Kaya Çilingiroğlu'nun bu son vakayı niye inkâr etmediği... Hepimiz biliyoruz ki hayattaki en 'kör gözüm parmağına' inkârlar bile amacına ulaşır. Ki bu ilişkide zaten karşı tarafta, yüce bir inkârları kabul mekanizması canla
başla çalışmaktadır.
Reyhan 'The Q', elindeki altın değerindeki delilden bahsederken 'sıçradı' dedi evvelki akşam.
'Sıçrayan' bir çekirge değil; vakti zamanında Cameron Diaz'ın saç
jölesi olarak da kullandığı işlevsel bir sıvı madde, arkadaşlar. Fakat biliyorsunuz; bu maddenin üreticisinin Çilingiroğlu olduğuna ilişkin bir kesin sonuç, alınamadı.
Bu 'sıçratmış' olma ihtimali midir yılların Çilingiroğlu'na inkâr kapılarını kapatan? Ayrıca da yani, bu tip riskli durumlarda, sıçratmayıver! Biraz 'proper' takıl. Ne âlemi var döküp saçmanın?
Ayna ayna söyle bana
Kadın köşe yazarları kervanına bir tat, bir koku, daha spesifik konuşursak 'bir bere, bir yaka gülü' kotasından giren Ebru Akel'in geçen haftaki ilk yazısı da bir başyapıttı. Lakin benim kafayı sıyırma günlerime denk geldiği için zamanında irdeleyemedim. Vatan Ajanda'daki 'Sihirli Ayna' köşesinde dün de 'güzel güzel' anlatmış Akel:
"Bir zamanlar çok güzel bir prenses varmış ve onunla evlenmek isteyen onlarca yakışıklı, zengin, eğitimli aday varken kızımız yıllar sonunda gidip şişman ve yaşlı bir köylü ile evlenmiş! Ona hayran bir çoban gidip sormuş, neden etrafınızda onlarca insan varken böyle bir hayat seçtiniz? Prenses çobana evinin arkasında bulunan muhteşem güzellikteki gül bahçesini göstererek oradaki en güzel gülü bulup getirmesini söylemiş. Çoban bahçede önce çok güzel bir kırmızı gül bulmuş, sonra daha da güzel bir sarı gül, derken muhteşem bir beyaz daha... Hepsi de çok güzelmiş ve kararsız kalmış. Bahçeden çıktığında ise elinde tek bir gül bile yokmuş. Bu hikâyeden sonra söylenecek en güzel söz şu; sevgili arkadaşım Deniz Seki'nin bir şarkısı 'Hayatın ucundan yakalarsan bırakma, o seni nasıl olsa bırakır sonunda...' Yaşadığımız her an aslında bir hazine değerinde. Bence bugünden itibaren değerini biraz daha bilelim diyorum."
Zagalamak gibi olmasın ama ben pek anlayamadım. Prenses pişmanlık mı duyuyor? Çobanı sınıyor mu? Çoban nasıl bir ders alıyor? Niye bu kadar kararsız? Bu gül metaforunde, pardon bahçesinde boğulmamızın manası ne? Prensesle çoban arasında 'düzeyli birliktelik' doğma ihtimali var mı? Gül bahçesinden Deniz Seki'nin güftesine nasıl bağlanıyoruz? Deniz Seki nihayet Okan Bayülgen'le aynı kadrajda yakalanabildi mi? Şimdi çoban hayatı yakalayamadı mı? Prenses yakaladı mı? Hayat prensesi bıraktı mı? Yaşlı köylüye ne oldu? Bu hikâyeden hazine noktasına nasıl vardık? Hangi klişe daha güzel; 'kendine iyi bak' mı, 'her anının değerini bil' mi? Mesela ben bugünden itibaren her anımın değerini bilmeye karar verdim; ne yapmalıyım?