Kafası kopmuş yazıya giriş

Yine aynı şey oldu. Dedim ki şöyle bütün gazeteleri bir tarayayım da dişe dokunur mevzulara parmak dokundurayım. Yığdım hepsini önüme.

Yine aynı şey oldu. Dedim ki şöyle bütün gazeteleri bir tarayayım da dişe dokunur mevzulara parmak dokundurayım. Yığdım hepsini önüme.
Kahve de bitmiş. Evdeki alternatif sıvılardan (çilek suyu, normal su, cappuccino, 2 sene önce alınmış mega mega füme Tikina çayı ki içinde yaseminler var, üstüne kaynar suyu boşaltınca çiçek açıyor bardağın içinde; çok numaracı) midem culk culk edene kadar gazete/ek/dergi/insert okudum.
Heyhat gene ayarım kaçmış. O kâğıt iktidarının altında ezilmişim. Zamana karşı yenik düşmüşüm.
Ben diyorum saat on iki olmuş mudur; bir baktım iki buçuk. Yazıyı teslim saati.
Yok tabii konumuz monumuz. Bir anafikir olsun yazıda, faydalı olalım, ufuk açalım, vizyon saçalım, nerdeeee...
Hep aynı şey: Ne zaman şöyle ders çalışıp da yazayım desem, gazete okuma işlemi bittiğinde yorgun düşmüş, uyku fazına geçmiş oluyorum.
Hele ki pazar. Allah kimseyi pazar gazetelerinin altında ezmesin.
Şimdi gazetelere bakmayı kabaca bitirdim ya (ince ince okumak için bir haftaya daha ihtiyacım var), zaten günlük çalışma saatlerimi de tamamlamış oldum. Yani bu kadarını kaldırabiliyor bünye, yapacak bir şey yok. Şimdi tek arzum yatağa dönmek. Bir beş dakika daha dayan derseniz, en fazla kirli yığınından üç-beş şanslıyı tıkıştırıp makineyi çalıştırabilirim. Ki mesela kireç sökücü koyacak takatim bile yok.
Valla bilemiyorum. Bizi çok zor dakikalar bekliyor. Gözlerim kapanmadan yazmaya çalışacağım. Gözleriniz kapanmadan okumaya çalışınız.
Moda ve demode... İyi de, neye göre?
Dedim ki, panik yapma. Yabancı dergilerin künye sakinleri o kadar çalışmış, didinmiş; halkımın bundan haberi yok. Bu vesileyle hem meslektaşlarımızı onore edelim, hem vatandaşı haberdar edelim. Resimleri şöyle ferah ferah açalım. Dergileri kırpıp kırpıp yıldız yapalım!
Takip etmişsinizdir belki; Azra ve Asuman hanımların resimleriyle süslenen bir şık/rüküş tartışması yaşandı topraklarımızda. Arzum Onan'ın küçük nedimesi rolündeki son güzel Azra Akın'ın yarışmada, Asuman Krause'nin ise bir davette giydiği o feci feci feci ('feci'lerden inci dizin) allı güllü pazenimtrak köy köy köy kostümü merkezli bir tartışma...
Zaten televizyon karşısında geçirdiğimiz her pazar akşamı bir biçimde karşımıza çıkan o şık/rüküş muammasıyla kafalarımız bulaşık teli kıvamında. İnsan tam 'Aferin kıza, ne de güzel giyinmiş' diyor, küüüüt 'haftanın rüküşü' seçiliyor. Nerde var tapon, o mutlaka top 10!
Ne zaman gazetecilerin görüş alanına girse fırça yiyen Nil Karaibrahimgil mesela. Ebru Gündeş'le aralarında çok somut bir fark olduğu kesin. Zihniyet/tarz/beğeni/nasıl diyorlar, duruş filan hepsi başka. Görüntüleri de alabildiğine bambaşka. Sen sana daha 'aşina' geliyor diye, hala kızının düğününde amca kızının giydiği elbiseye benziyor diye, Gündeş'inkini 'şık' seçiyorsun. Beğeniyorsun. Benimsiyorsun. Uzaklarda gayet önemsenen bir modacının sana çooook uzak gelen kıyafetini giyen Karaibrahimgil'i dövüyorsun.
Diyeceksiniz ki, 'Pazar Magazin'cilerin moda zevki/zevksizliği mi kaldı hayatta kafaya takacak! Ama iş o kadarla bitmiyor. Modada tuhaf şeyler oluyor. Öyle eskisi gibi 'Bu sene pembe var, etek boyları mini, paçalar da İspanyol' demekle iş bitmiyor.
İngiliz Vogue'unun ocak sayısında 'Modanın yeni kuralları' diye bir konu yer alıyor mesela. Yine, bir defa daha, 'Önemli olan ne giydiğin değil, nasıl giydiğin' demişler. Sayfaları da ancak 'Selin Toktay evde/Selin Toktay sinemada/Selin Toktay barda/Selin Toktay kafede/Selin Toktay alışverişte' serisinden seçilebilecek, bazılarının çok rüküş, bazılarının çok stil bulduğu fotoğraflarla süslemişler.
O bildik kuralları darmadağın eden maddeler var: Mesela sim, ışıltı, payet olayı sadece geceye özgü bir şey değilmiş. Tam tersi gündüz alabildiğine parlamanız, ayrıca da 'Şu gündüz kılığı, bu da gece kostümü' diye ayrımcılıktan sıyrılmanız lazımmış.
Pantolon boyları sonra... Bilekten bir karış filan yukarıda olan, yatarken pijama niyetine bile giymekten korkacağınız üstü bol, altı üç parmak lastikli şeylerden bahsediyorlar. Ki bunların altına da ince ve yüksek topuklu, bilekten bağlı iskarpinler uygun düşüyor.
Şimdi bu en 'hip' parçayı Meltem Cumbul giyse, bizimkiler çullanır üstüne, rüküş diye. Sonra nostaljiler kraliçesini Allahın emriyle en şık seçerler. Vogue, 'duruş, duruş' demiş durmuş. İyi de, neye göre?
Şehir efsanesi mi?
Millet yılbaşı arifesinde yapay çam fiyatlarına filan bakarken, geçen hafta Fındıklı Parkı'nda çok acıklı bir şey oldu. Bir röportaj çekiminden dönmekte olan fotoğrafçı arkadaşımız Evren, teferruat kralı G.A.'nın uyarısı üstüne bu fotoğrafı çekti.
AB'ye girmememizin yegâne sorumlusu, kötü ekonominin, işsizliğin biricik sebebi, her fenalığın baş mimarı filan olsa gerek, parktaki kavak ağaçları idam edilmekteydi. Kafaları kesilmekte, gövdeleri parçalanmakta, dev kavak ağaçları yerle bir edilmekteydi.
Merak ediyor insan. O polenlerin kanser bağlantısı gerçek mi, bir kent efsanesinden mi ibaret? Yoksa kavak ağaçlarının parktaki konumu Feng Shui usulü dekorasyona filan mı aykırı?