Kim kime abayı yakmış?

Gülben Ergen'in en bildik aşkı kim? </br>

Gülben Ergen'in en bildik aşkı kim?
Evet, o. Zeytin kralı. Yekpare kaşlı adam. Peki gayet istikrarlı bir şekilde daima esmer olsun taştan olsun demiş olan Ergen'in klibindeki o ergen Amerikalı çocuğun en ufak bir inandırıcılığı var mı?
Bir kere lüzumundan fazla sarışın. Ki normal sarışınlara haksızlık etmeyelim, kaçımızda var böyle bir transparan deri ve haddinden fazla hamamda kalmış pembe beyazlığı? İnsan, suratına baktığı zaman beyninin nasıl çalıştığını görebileceği hissine kapılıyor. Ertuğrul Özkök, Cannes'da Sharon Stone'u görünce 'Henüz yumurtadan çıkmış şeffaf balık' demişti hani; bu klip çocukcağızı o kategoride Stone'u alt edebilir yani.
Sonra Gülben kalkıyor, diyor ki 'Ben sana abayı yaktım'. Yani, mümkün mü?
Fakat şarkı tuttu galiba. Çeşitli toplu taşıma araçlarında, Anadolu'nun muhtelif Shell / BP duraklarında duyuyoruz. (Bu da
bir şey mi? Sadece Fazıl Say dinlediğini düşündüğümüz eşin dostun diline dolandığını teşhis ediyoruz.) Gelişmeleri magazin programlarından da takip ediyoruz. Geçen gün, baktım ki bir televole klişesi olarak, 'Aşk yaşıyor' ve 'Düzeyli birliktelikleri var' dizeleri arasında yerini almış. Artık deniyor ki güzel manken bilmem kim, falanca filancaya 'abayı yaktı'.
Şimdi burada adını zikretmekten bile (yani düşünün artık benim bile) rahatsız olacağım derecede tapon ve de bu camiada katana ölçüleriyle bilinen bir manken kızımız var. Böyle 'Kodum mu oturturum' havalı. Ama her fırsatta yanlışlıkla askısı düşen, kopçası kopan, yırtmacı cart diye yırtılan, topuğu kırıldığı için yere düşerken bir atletizm şaheseri olarak bacaklarını açıp havaya kaldırmayı da beceren bir arkadaş.
Arkadaş dediysem yanlış anlaşılmasın. Şimdi zamanıdır; ilk defa bir yazıda 'bayan' kelimesini kullanayım. Neyse, bir yandan da Selda Bağcan şarkıları söyleyen, bilseniz ah nasıl da duyarlı, memleketinin sorunlarına nasıl da hâkim ve de en felaketini en sona sakladım, politikaya girmeyi düşünen falan filan, bir neydi, ah evet, bayan.
Televolelerden birinde şu cümleyi duydum: T., İstanbul'un çeşitli yerlerinde 11 tane plazası olan bir işadamına abayı yaktı.
Bir aşk da ancak böyle güzel ifade edilebilirdi.



Postmodern evlilik
Son zamanların (ki tüm zamanların da denebilir) en şahane haberlerinden biri cumartesi günkü Sabah gazetesinin ikinci sayfasındaydı. (Ki Gusto sayfası oluyor; bu da ayrı bir ironi.)
İzmirli Sabire Susuz, 'insanların mutlaka başka biriyle evlenmek zorunda olmadığını kanıtlamak için' kendisiyle evlenmişti!
Gelin/damat 35 yaşındaydı. Buca Eğitim Fakültesi Resim Bölümü'nde araştırma görevlisiydi. Kostümünü kendisi hazırlamıştı. Nikâh davetiyelerini Sabire ve de Eribas (tersten okuyunuz) diye bastırmıştı. Bu eşsiz benzersiz mega
şizofren hadiseye de 'benlendim' demeyi uygun bulmuştu.
Haberden diğer ayrıntıları da öğreniyoruz; fotomontajlı 'çift albümü' gibi meşakkatli aktivitelerden kaçınılmamış, takı töreni gibi geleneksel/işlevsel ritüeller es geçilmemiş ve gelin/damat zorlu bir pasta yeme akrobasisini de hayata geçirmiş.
Evde ciddi bir telefon trafiği yaşandı. 35'ine geldiği ve hayatta bir adet koca bulamadığı için kendini dağlara vuran bir arkadaşım, 'İşte benim de yapacağım budur' dedi. Nikâh hazırlıklarından kafayı yemiş bir arkadaşım da bu yaklaşımı anında benimsedi.
Haberin kendisi de, fotoğraflar da öylesine çarpıcı ki, artık daha fazla ne yazılır bilmiyorum. Nevroz zirvesi, modern sanat başyapıtı, ay içinde girecek olduğum bu çok trajik yaşın cinsimiz üzerindeki etkisi, Türkiyeli kadınların evlilik sorunsalı, yani ne desem boş.
'Psikotik bir süreçte' dedi bir psikolog arkadaşım, 'yani kadının gerçeklikle ilgisi kopmuş.' (Tırnak içindeki cümleyi de Rahşan hanım için kullanıyorduk aylardır; buyrun size bir beterin beteri tokadı.)
'Çift uçlu mizaç bozukluğu olabilir, akut psikotik atak geçirmiş olabilir, manik episodda olabilir' şeklinde bilimsel terminolojiyi devreye soktu sonra; eh böyle bir uzman görüşü ayağı da olsun yazımızın.
Valla ben kendi adıma bu müstesna düğüne gazete sayfaları aracılığıyla da tanıklık ettiğim için çok mesudum. Gelin/damata da sonsuz saadetler dilerim.


İlk tatlı arabası
Refik Erduran'ın tekneyle yanaşıp Nâzım Hikmet'i kaçırma operasyonuna tanık olmadım; yaşım tutmuyor. İhtişamlı avizelerinin altında dans ederek film çevirmedim; fabrikatör babalı bir Yeşilçam karakteri değilim. Rüçhan Adlı'yla aşkımızın en
gizli hatıraları buraya serpiştirilmedi; zira Türkan Şoray da değilim. Ama Refik Durbaş'ın 'Tarabya Oteli'ne hüzünlü bir hoşçakal' yazısını okuyunca,
kendi küçük anılarım depreşti.
Tarabya Oteli'nin, kişisel tarihimde çok mühim bir yeri vardır. Galiba '74 yılı filandı; ben daha okumayı sökme arifesindeydim, hayatımda ilk yanardöner meyve tabağını burada gördüm. O güne kadar annemin evde pudinglerin üstüne tarçınla herkesin adının baş harfini yazması gibi süslemelerle karşılaşmışım ama bu hakikaten bir devrimdi.
Fakat beni esas mahveden, yine aynı gün Tarabya Oteli'nde tanıştığım tatlı arabasıydı. Birden fazla yazımı okumuş olanlar bilir; tatlı benim için hayatın anlamı demek oluyor; iki dilim baklava gördüğümde nabzım değişiyor.
Şimdi düşününce, bir otelin tatlı arabasında kaç çeşit tatlı olabilir; taş çatlasa 20 diyelim. Ama o gün bana 1000 gibi gelmişti. Ölmüştüm. Demek istiyorum ki Tarabya Oteli
bitse de, bendeki yeri baki.