Kimdir bu Eda Taşpınar?

Edirne'de, Amasya'da, Mersin'de ya da kendi caddenizin başında, meydanınızın göbeğinde bir eseriyle karşılaşmış olabilirsiniz.

Edirne’de, Amasya’da, Mersin’de ya da kendi caddenizin başında, meydanınızın göbeğinde bir eseriyle karşılaşmış olabilirsiniz. Memleketin dört bir yanındaki pek çok Atatürk heykeli (toplam 24 tane) onun elinden çıkma zira. Prof. Dr. Kenan Yontunç, geçtiğimiz yüzyılın neredeyse tamamına şahitlik etmiş, 1904’le 1995 arası uzun ve verimli hayat sürmüş bir heykeltıraş. O zamanki adıyla Sanayii Nefise Mektebi’ni bitirmiş, Münih’te çeşitli atölyelerde çalışmış. Türkiye’ye döndükten sonra birçok okulda resim öğretmenliği ve Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde hocalık yapmış ama esas olarak adı Atatürk büstleriyle, heykelleriyle anılır olmuş.
Denizcilik Bankası Karaköy Yolcu Salonu önündeki Atatürk büstü (1927), Türk heykelciliğinde yapılan ilk büst. Fakat esas belirleyici yıl 1928. O yıl Mustafa Kemal’e poz verdirme imkânı bulmuş Kenan Yontunç ve bu yolla Atatürk’ün büstünü yapan ilk ve tek Türk heykelci titrini kazanmış.
Kenan Yontunç’un Mustafa Kemal’le olan hukuku, heykellerin evveline dayanıyor. Atatürk onu neredeyse eliyle evlendiriyor, çünkü Yontunç’un eşi Feriha hanım, Mustafa Kemal’in silah arkadaşı Kazım Sevüktekin’in kızı.
Biraz da bu tanışıklığın getirdiği güven sayesinde herhalde, Atatürk, Yontunç’tan öldükten sonra yüzünün maskını yapmasını istiyor. Bunun için yüze gliserin sürerek kalıbı almak gerek. Heykeltıraşın yine kendi adını taşıyan işadamı torunu Kenan Yontunç’un anlattığına göre 10 Kasım 1938’deki olaylar şöyle gelişiyor: “Dedem odaya girmiş, Ata’nın yüzüne gliserini sürmüş ve iki kez bayılmış. Gliserin sürdükten sonra balmumunu üzerine yapıştırmış ve yüzünün kalıbını almış. Sonra bu maskın içini alçıyla doldurmuş. Dikkat ederseniz maskta Atatürk’ün kirpikleri bile tek tek belli oluyor.” 

Heykeltıraş Kenan Yontunç onun büyük dedesi
Peki bir Eda Taşpınar yazısının, ünlü heykeltıraş Kenan Yontunç’la başlamasının sebebi ne? Çünkü hayat da öyle başlamış: Kenan Yontunç, Eda Taşpınar’ın büyük dedesi!
Birkaç yıl önce Eda’nın nasıl da haftanın dört günü atölyeye kapandığını, bin derecelik fırınlarda bronz dökümüne kalkıştığını ve dedesiyle birlikte sergi açmak istediğini anlatan haberleri hatırlayan olur belki.
Heykel, babadan çocuğa geçen bir aile geleneği olsa gerek onlarda, çünkü büyük dede Kenan Yontunç’un oğlu olan dede Engin Yontunç da heykeltıraş.
Eda Taşpınar’ın birlikte poz verdiği ‘ilk’ heykelini de hatırlayan çıkacaktır. 13 yaşında yaptığı bu ilk bronz heykelde Eda, sanki bire bir Nurettin Hasman’ı ölümsüzleştirmiştir! Hasman’ı henüz tanımadığı döneme denk geldiği için bu ilk işi, sanatsal yeteneğinden bahsedemeyebiliriz, ama geleceği görmedeki mahareti ürperticidir!
Aslında sanatsal yeteneğinden de bahsedebiliriz pekâlâ, bu genç kadın senelerdir sürekli, ha bire yeni bir enstalasyona imza atmıyor mu? Kâh avangard, kâh kitsch, bir sürü fotoğraf karesinde onu ‘ikoncan’lıkla geçiştiremeyeceğimiz boyutta bir sanat objesi olarak görmüyor muyuz? Sırf şeritli mayokini + gladyatör sandalet + Wayfarer güneş gözlüklerinin sayısı eşit diye, onu bu yaz birlikte anıldığı ikoncanlarla ya da Süreyya Yalçın gibi geçmiş yaz rakibeleriyle aynı klasmanda görmek reva mı?
Okullu bir kere. Doğal bir yeteneği, üstüne London College of Fashion’da, daha üstüne rüya tesis St. Martins’de aldığı bir cila var.
Elle dergisine verdiği söyleşiye göre (Mayıs 2006) orada hem elbise hem ayakkabı tasarımı okumuş, minor olarak styling ve fotoğrafçılık eğitimi almış.

Müstehcen olamıyor!
Öbürleriyle arasında, Ceza’nın uzun uzadıya sayacağı kadar çok fark var. Ya da tek temel fark belki de: Sınıf farkı.
Eda Taşpınar, en absürd, en rüküş, en birinci özelliği giyilemezliği olan bir şeyi giydiğinde bile, ucuz, paçoz, tapon durmuyor. Tuhaf biçimde yakıştırıyor kendine.
Onca dekolteye rağmen müstehcen olmuyor, olamıyor!
Renk itibarıyla artık ‘ten’ hissi vermekten uzaklaşan teni, zayıflığı, tahta göğüsleri, bebeksi değil de kemikli yüzü, doğal saçları gibi maddeler sebep sayılabilir, ama şunu unutmamalı: Bu işlerde esas olan ifadedir. Ve Eda’nın ifadesi ablak değil, zevzek değil; boş bakmıyor gözleri.
Perihan Mağden’in ‘What is wrong with Eda Taşpınar?’ başlıklı bir yazısı vardır (Radikal, 09.08.2007), konuyla ilgilenenlere ‘hah işte’ dedirtecek cinsten bir okuma. Kızın son günlerde başına gelenlerden sonra tek iğneli laf edesim yok, ama bir arıza da olsa gerek tabii bir yerlerde!

Avcı böreği değil!
Yedi-sekiz yıldır hayatımızda. Bizde birine taktı mı magazinciler, bıkmak fiili yok lügatlerinde. İkoncan aşağı, ikoncan yukarı, o kadar gına geldi ki, normal şartlarda bu dükkânda, bu ölçüde konmazdı vitrine. Ama şartlar normal değil. Hafta içinde bir sürü gazete, Taşpınar’ın yedi yıl birlikte olup kısa süre önce ayrıldığı eski sevgilisi Nurettin Hasman’ın akıttığı zehirle doldu.
Eda Taşpınar’ın, sörf hocası Bora Kozanoğlu’yla evleneceğini açıklaması üstüne şirazeden çıkan Hasman, ileride kesin pişman olacağı türden istifra etti: “İffetsiz… Şerefsiz… Aşağılık… Ortaçağ’da olsa onu yakarlar, taşlarlardı...
Ailesi ona iki tokat atsın…”
İlişkinin arkasından böyle çirkinleşilir mi filan, geçelim bunları, can fena yanınca her şey olur…
Sadece bazı zihinlerdeki şaibeyi ortadan kaldıralım: Evet, 16 yaşında birlikte olmaya başlayıp uğruna Robert Kolej’den atıldığı ilk olgun sevgilisi Cem Patpat’tan başlayarak hep kendinden fazla büyük adamlarla beraber oldu ama hayır, bir avcı böreği değil!
Zaten züğürt bir aile değil Eda’nınki. Moda Deniz Kulübü’nün başkanlığını yaptı babası senelerce, Teoman Taşpınar, bilinir, sevilir. Bu davada kızından yana aldığı ama Hasman’dan da empatiyi esirgemediği makul, anlayışlı üslubuyla da ‘helal olsun’ dedirtti. Keza biraderi Adnan Taşpınar da. Ne kadar doğru düzgün durdular. 

Belki de annesinin yolunda…
Bir de ‘bu çocuğun o alıştığı şaşaalı hayatı sağlayamayacağı’ şeklinde dokundurmaları var Hasman’ın. Halbuki ‘sosyeteden çekildiğini’ beyan etti Eda Taşpınar, kim bilir, belki de annesinin izinde, sakin bir hayatın peşinde.
Eda’nın, fiziksel olarak tam da onun validesi olmaya layık, uzaktan ‘vay be!’ dedirten, upuzun boylu ve çok alımlı bir kadın olan (İskandinav havalı, Alman kanlı) annesi, Marmaris Selimiye’de Aurora adında bir sahil restoranı işletiyor. Başka yerde rastlanmayacak türden, biraz deneysel ve gayet başarılı yemekler yapıyor ve de bundan çok zevk aldığını söylüyor. Teknelerin bilhassa uğradığı, Sardunya’yla birlikte civarın en kayda değer yeri burası.
Bu da böyle bir Eda Taşpınar yazısı.